BURASI UHUD’DUR KARDEŞİM, TERK ETMEMEK LAZIM

0
7

Doç. Mehmet Lütfi Arslan Bey’in, Genç Dergisi 2015 Ocak sayısında, vefat eden Fahreddin Tivnikli’yi Beyefendi’yi anlattığı yazısı…

Fahreddin Tivnikli Ağabey’in Aziz Hatırasına…

4 Aralık Perşembe. GENÇ ofisteyiz. Sabah vakti. Çalışma arkadaşlarımızla mutad haftalık hasbıhaldeyiz. “Muhammed Mustafa” kitabından okuyoruz. Bahis Uhud. Okçular Tepesi’ni terk edenler. İçimiz sızlıyor. Ama içimizin sızısına sebep sadece bu değil. Okunan kitabı dinleyen herkeste derin bir keder var. Seherde alınmış bir haberin kederi bu.

TİVNİKLİ AĞABEY GENÇ’E İLK GÜNDEN BU YANA DESTEK OLDU

GENÇ’e, çıktığı ilk günden bu yana omuz vermiş, hamilik yapmış kıymetli bir büyüğümüz, Fahreddin Tivnikli ağabeyimiz sabahına vardığımız gece dâr-ı bekâya göç eylemiş. Gözlerde buğu var, seslerde titreklik…

“UHUD’DUR KARDEŞİM BURASI, TERK ETMEMEK GEREK”

Benim sesim ayrı titrek ama. Uhud’u okuyorum. Okçular tepesinin boşalışı içimi dağlıyor. Ama paylaşmadığım bir Uhud’um daha var benim. İçimde kurşun gibi bir söz. Önceki hafta sonundan kalmış. Gece vefat haberini aldığımız ağabeyimizle son telefon konuşmamızdan kalan o söz: “Uhud’dur kardeşim burası, terk etmemek gerek…”

Uhud vurgusu, “Muhammed Mustafa” kitabının muhterem müellifine ilişkin yakışıksız bir habere zamanında müdahale edilememesinden. Ben, “Mühim bir haber değildi, o yüzden size iletme ihtiyacı hissetmedik” diyecek oluyorum; dinlemiyor, yine aynı sözü tekrar ediyor: “Uhud’dur burası, terk etmemeli…”

Ve vefatını haber aldığımız o sabah, önümde Uhud bahsi, gönlümde Uhud hissi, “bu ne tecelli” diyorum. Uhud bir ukdedir artık içimde.

O, ‘OKÇULAR TEPESİ’Nİ HİÇ TERKETMEDİ

Uhud demekte haklıydı ağabeyimiz, çünkü kendisi Uhud’un vefalılarındandı. Okçular Tepesi’ni hiç terk etmemişti. Bulunduğu yeri, zamanı ve vazifesini hep müdrikti. Hep razı ve hep şükür halindeydi. Vefatına yol açan hastalığın ilk başladığı günlere gidiyor zihnim.

HASTALIĞI İMTİHAN DEĞİL NİMET OLARAK GÖRÜYORDU

Kilo kaybı ile başlayan rahatsızlığı teşhis edildiğinde, büründüğü mütevekkil hâl ne kadar da manidardı. Alternatif tıpla uğraşan bir uzman “Hayret ediyorum, hastalığını bir imtihan olarak görmüyor, inanamıyorum” demişti.

Şaşırmış ve “İmtihan olarak değilse ne olarak görüyor o zaman?” diye sormuştum.

“Nimet demişti, hastalığını kendisine bahşedilmiş bir nimet olarak görüyor.”

Hastalığı nimet olarak görmek… Bunu bir şükran hissiyle söylemek değil, bütün zerreleriyle yaşamak… Hani “Vallahi kazandım” diye son nefesini veren Amir İbni Füheyre gibi…

“YERLERİ YALASAK ŞÜKRÜNÜ EDA EDEMEYİZ”

Tedavisi çok zor bir hastalığı, isyan şöyle dursun, bir kazanç olarak görüp sevinmek ne muazzam bir yücelişti. Ve her hatırı sorulduğunda klasikleşmiş, kendisi ile beraber anılacak o sözlerle mukabele etmek ne muhteşem bir tevazuydu: “Yerleri yalasak şükrünü eda edemeyiz…”

fahrettin tivnikli

Hastalığının fark edildiği ilk zamanlarda mütebessim bir çehre ile anlattıkları hala kulağımdadır: “Vücutta şu kadar trilyon enzim var ve hepsi mükemmel çalışıyor. Ben bunlara şükür mü edeyim, yoksa içlerinden birisini çalışmayı durdurmuş, hata vermiş, ona isyan mı edeyim? Ben şükrü seçtim…”

Vücudun bağışıklık sistemini yok eden hastalık bir ara o kadar şiddetlenmişti ki, basit sayılabilecek bir virüsün bile ölümcül hale geleceği uyarısı yapılmıştı. Nasıl olduysa o virüs vücuda girdi ve normalde bir titreme ya da hapşırık ile atlatılabilecek basit bir soğuk algınlığı tam 8 saat boyunca kendisine ecel teri döktürdü.

“YA RABBİ GELDİM KAPINA…”

O bunu acı fakat huzurlu bir eda ile ne güzel anlatmıştı: “Böyle zamanlarda hiçbir şeyin size yardım edemeyeceğini, sadece ve sadece Rabbinizle baş başa kaldığınızı hissediyorsunuz. O zaman dönüp işte, “Ya Rabbi, geldim kapına, senden başka yardımcım yok” diyerek iltica etmek istiyorsunuz.

BU SÖZ KARŞISINDA BOYUN BÜKÜLÜR

Bir vesile lazım değil mi? Dönüp şununla huzura kabulümü isteyeyim, şununla kapısını çalayım dediğiniz bir vesile… Ömür bir şerit gibi geçiyor gözünüzün önünden. Bir şey arıyorsunuz, ufacık bir şey… Bulamıyorsunuz. Bir ömrü böyle bir vesile edinemeden boşa geçirdiğinizi anlıyor ve boynunuzu büküyorsunuz…”

Biz de boynumuzu büküyoruz. Mücahede ve sabırla geçen bir ömrün sahibinden bu sözleri duyup da bunu yapmamak elde değil ki!

“Kim İslam’da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, onunla amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir” hadisi ışığında yaşanmış bir hayattı onunkisi ve bizler gün gün, ay ay, yıl yıl, hadise hadise bu hayatın şahitleriydik.

Hayatı, malı ve canı ile sınanmış bir dertlinin kendisi ile ilgili düştüğü bu derde bakıp da hala nasıl dertlenmez, hâlâ nasıl akıbetimiz hakkında bir endişeye kapılmazdık ki?

“İŞTE YÜRÜYECEKSENİZ BÖYLE YÜRÜYÜN”

O gün de aynı şeyi düşünmüştüm, şimdi de buraya kaydediyorum: “Hesabını nasıl vereceğim” derdine düşülmüş bir hayat, aslında başka hayatların hesabının dermanı olma yoluna girmiş bir hayattır. Kendi akıbetinin samimi derdi ile koşturanlar, alınırlar başkalarının önüne konur, “İşte yürüyecekseniz, böyle yürüyün, işte böyle koşun” dercesine önderler kılınırlar. Kıymetli ağabeyimiz işte böyle bir derdin ve o dertle derman olmuş bir hayatın sahibiydi.

Yanındakiler, yıllar önce yapmış olduğu bir kazanın acısı ile hep hemhal olduğunu bilirler. İlk gün geçmiş olsun için gelenlere “Ne olur artık nasıl oldu diye sormayın, her soruşunuzda ben o anı tekrar tekrar yaşıyorum” şeklinde yüreğinden kopan çığlık ne kadar insaniydi!

“KALDIR BAŞINI KARDEŞİM”

Yıllar sonra mahdumunun komaya girdiği bir başka kazada, minibüsün şoförü kardeş, başı önde yanına geldiğinde ona, “Kaldır başını kardeşim, sen başını öne eğecek bir şey yapmadın…” diyebilecek metanet sahibi de oydu.

Komadaki oğlunu ziyarete gelen arkadaşlarına, pencereden onu gösterip: “Bakın Mustafa’mın hiç namaz borcu yok…” diye o acının içinden bile başkasına derman çıkaracak kadar aşkın gönüllü de yine o…

“DERYA GÖNÜLLÜ”

Fahreddin bey ağabeyimizi anlatan en güzel ifade, kurucusu ve ömrü boyunca sevdalısı olduğu Hüdayi Vakfı’nın sloganı “Derya gönüllü” ifadesidir. Derya gönüllü, bugün kimin kalbine hangi sevinci salabilirim, hangi yaraya merhem olur, hangi hayrı yapabilirim derdi ile yaşayan insandır.

Kökleri, ailesi, çevresi, eğitimi ve pratik zekâsının bileşimi ile ortaya çıkmış şahsiyeti, samimiyeti ile taçlanan pozitif enerjisi ile cidden özgün ve özel bir insandı Fahreddin ağabeyimiz.

TAM BİR SOSYAL MÜTEŞEBBİSTİ

Hizmet ehli olarak gördüğü herkese her zaman ve her zeminde sıradan değil özgün, lalettayin değil ayrıntılı proje önerileri sunardı. Şimdilerde popüler olmuş tabiriyle tam bir sosyal müteşebbisti.

Hayra öncülük etmek, yeni hayır kapılarının açılmasına vesile olmak temel vazifesiydi, son günlerinde bile ayağa kalkıp yeni işlere girişmek, yeni projelere omuz vermek gayretindeydi.

GENÇ bu anlamda hep gündemindeydi, gönlündeydi, zihnindeydi. Son görüşmelerimizin birisinde söylediği o tatlı sert “İyi tamam da bir depara kalkamadınız kardeşim…” ifadesindeki ince sitem hep bizimle kalacak.

Biz depara kalkmayı başarsak da Fahreddin ağabeyimizin bundan duyacağı sevincin eksikliğini, ona bu hissi yaşatamayışımızın acısını hep hissedeceğiz, çünkü bizi, koşumuzu ve performansımızı sahiplenişindeki babacanlık ve şefkatin yeri dolmayacak.

“YENİ BİR BAŞLANGIÇ YAPIYORUZ”

Hakka yürüdüğü gece, 30 yıl beraber hizmet ettikleri bir kardeşi onu rüyasında gördü. Beşuş bir çehre ile ‘Yusufcuğum, yeni bir başlangıç yapıyoruz. Her şey çok güzel olacak…’ diye hitap ettiği kardeşi uyandığında telefonuna gelen vefat mesajını gördü.

Ağabeyimiz, tam da dediği gibi yeni bir yere başlangıç yapmıştı; bu kesindi. Ama şu da kuvvetle muhtemeldi ki bu başlangıç her şeyin çok güzel olduğu bir başlangıç oldu, çünkü ömrü boyunca hep o güzel başlangıcın rüyası ile koştu, onun için yoruldu, herkesin içinin genişlediği gıpta edilesi bir cenaze merasimi ile uğurlandı.

FAHRETTİN TİVİNİKLİ SON YOLCULUĞUNA UĞURLANDI

“HER YERİN BİR SAHİBİ VARDIR”

Bir Karadeniz seyahatinde: “Her yerin bir sahibi vardır, ona selam vermeden, hediye takdim etmeden o yere giriş yapmamak lazım…” demişti. Gittiği her yerde bu edebi muhafaza eden kıymetli ağabeyimiz inanıyoruz ki son gittiği yerin sahibinin himayesindedir, çünkü muhtemeldir ki yeni yerine de bir ömür dikkat ettiği o edep ile girmiş ve bunu, yeni yerinin sahibine selam vererek, hediyeler takdim ederek yapmıştır.

Arkasından gönderilen 10 bini baliğ hatmin bu hediye bahsinde değerlendirilmesi niyazımızdır.

SON DEMDE O SÖZÜ TEKRAR HATIRLAMAK GEREKİR

Ağabeyimiz hep Okçular Tepesi’nde yaşadı. Uhud’u hiç terk etmedi. Bulunduğu tepenin çile, sıkıntı, sabır ve sebat ile beklemeyi gerektiren bir yer olduğunu biliyordu. Aşağıdaki cümbüşün ve ganimetin derdine düşmemesi gerektiğini de…

Bir ömür öyle yaşadı ve bu satırların yazarının bir kurşun gibi yüreğine oturmuş o sözleri hepimize emanet ederek aramızdan ayrıldı: “Burası Uhud’dur kardeşim, terk etmemek lazım…”

Mehmet Lütfi Arslan / Genç Dergisi / Sayı: 100

FAHREDDİN TİVNİKLİ KİMDİR?

fahreddintivniklikimdir

FAHRETTİN TİVNİKLİ’NİN ARDINDAN HOŞ BİR SADÂ

FAHRETTİN TİVNİKLİ’NİN ARDINDAN HOŞ BİR SADÂ

CEVAP VER

Lütfen yorum girin
Adınızı belirtiniz