TASAVVUF VE MÂNEVÎ EĞİTİM

0
18

Tasavvuf Nedir? Tasavvufta manevi eğitimde nelere dikkat edilir? Tasavvufta zikir nasıl yapılır? Tasavvufta tefekkür ve rabıta nasıl yapılır? Tasavvufta murakabeler nelerdir?

Tasavvuf Nedir?
Tasavvufta Mânevî Eğitimin Dört Esası

I. Gecedeki Sır ve Seher Vakti
II. Evrâd ü Ezkâr
   a. Tevbe ve İstiğfar
   b. Kelime-i Tevhîd
   c. Salavât-ı Şerîfe
III. Tefekkür
IV. Tefekkür-i Mevt
V. Râbıta
VI. Letâifler ve Zikrullah
VII. Nefy ü İsbât
VIII. Murâkabeler
Netice

TASAVVUF NEDİR?

Dînin gâyesi, insana Yaratıcı’sını tanıtmak, O’na karşı vazîfe ve mükellefiyetlerini bildirmek, beşerî münâsebetleri Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyye istikâmetinde adâlet, hakkâniyet, sulh ve sükûn üzere tesis etmektir. Yine dînin gâyesi; nâzik, zarif, ince ruhlu ve iç âlemini temizlemiş insan yetiştirmektir. Diğer bir ifadeyle mü’minin Hak dostluğuna ve cennete hazırlanmasını sağlamaktır.

Tasavvufun hedefi ise mü’mini, bütün bu hususları gerçekleştirebilecek kalbî keyfiyete ve mânevî kıvama ulaştırmaktır. Maddî bedenimizle îfâ edilen amellerle kalbimiz arasında müşterek bir âhenk oluşturabilmektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de takvâ ve tezkiye, hadîs-i şeriflerde zühd ve ihsan olarak ifadesini bulan tasavvuf, fıkh-ı bâtın (kalp ilmi) olarak da ifade edilegelmiştir.[1]

Tasavvuf, özü itibariyle gönül âlemimizin selîm bir hâle gelip, mârifetullah ve muhabbetullahtan hisse alacak bir seviyeye ulaşabilmesi ve bu sâyede ilâhî vuslata medâr olabilecek bir kıvâma gelebilmesidir.

Tasavvufun, yaşandıkça tadılan ve idrâk edilen bir ilim olması itibâriyle, kelimelerin mahdud imkanları içinde kâmil bir sûrette îzâhı zordur. Bu sebeple Allah dostları, her kesitinden muhtelif ışıklar yansıyan o tasavvuf kristalinin kendilerine bakan vechesini nazar-ı îtibâra alarak farklı farklı târifler yapmışlardır. Bizler, bu gibi târiflere bakarak tasavvufun mâhiyeti hakkında ancak umûmî bir fikir sâhibi olabiliriz. Bu târiflerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Tasavvuf güzel ahlâk ve edeptir

Tasavvuf, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesidir

Tasavvuf, sulhü olmayan mânevî bir cenktir. Nefisle yapılan büyük bir cihaddır.

Tasavvuf ihlâstır.

Tasavvuf istikâmettir.

Tasavvuf, rızâ ve teslîmiyettir.

Tasavvuf, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in o mübârek hayatının, kıyâmete kadar gelecek asırlara ve nesillere in’ikâsını sağlayacak bir gönül aynasından ibarettir. Diğer bir ifadeyle, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek hayatıyla zâhiren ve bâtınen bütünleşerek, engin bir muhabbetle kaynaşmaktır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetinden hisse alabilmek ve rûhen O’nunla mezc olabilmektir. “Kişi sevdiği ile beraberdir.”[2] hadîs-i şerîfinin muhtevâsına girebilme niyetiyle ibâdet, tâat, ahlâk ve muâmelâtta Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le müşterek bir hayat tarzına erişebilme gayretinde bulunmaktır.

Tasavvuf, aşk ile birleşen îman, vecd ile îfâ edilen ibâdet ve davranış güzelliğidir.

Tasavvuf, takvâya erebilme sanatıdır.

Tasavvuf, Allah ile dostluk kurabilme sanatıdır.

Tasavvuf, hayatın med-cezirleri (iniş ve çıkışları) karşısında muvâzeneyi bozmama sanatıdır.

Tasavvuf, değişen şartlar altında Allah’tan râzı olma sanatıdır.

Tasavvuf, şikâyeti unutma sanatıdır.

Tasavvuf, güzel ahlâka kavuşabilme sanatıdır.

Tasavvuf, mukaddes ve mübârek bir eğitimdir.

Tasavvuf, ruh olarak kendini ikmâl eden mü’minin, mahlûkâta şefkat ve merhametle yönelmesi ve onun eksikliğini telâfî etmesidir.

Tasavvuf, kulu Allâh’a kavuşturan yoldur.

Tasavvuf, Kitap ve Sünnet’in kalbî derinliklerle hissedilip vecd içinde yaşanmasıdır.

Velhâsıl tasavvuf, hakîkî muhabbete erme sanatıdır.

İşte esas tahsil ve eğitim, sayılan bu güzel vasıfların, şahsiyet ve karakter hâlinde yaşanabilmesidir.

TASAVVUFTA MANEVİ EĞİTİMİN DÖRT ESASI

Şu husus iyice bilinmelidir ki, tasavvufun üzerine binâ edileceği esas zemin, Kur’ân-ı Kerîm ahkâmı ve Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Sünnet-i Seniyyesidir. Bu itibarla Kur’ân ve Sünnet’i hayatımızın her safhasına tatbik edebilmek ve şahsımızda bir İslâm kimliği sergileyebilmek, bu mânevî yolda birinci esastır.

Akâidimizin (inançlarımızın) ehl-i sünnet akâidine, ibâdet, ahlâk ve muâmelâtımızın da şer-i şerîfin bu alanlara yönelik esasları üzerine oturması zaruridir. Kendimiz, ailemiz ve çocuklarımız ne kadar İslâmî bir hayatın içinde bulunabiliyoruz? İşte böyle bir muhasebe, hayatımızın virdi hâline gelmelidir. İslâm’ı hayatımızın hiçbir alanında unutmamalı, Allah ve Rasûlü ile aramızdaki mesafe açılmamalıdır.

Helâl ve haram sınırlarını hassasiyetle korumak, şüphelilerden uzak durmak, üzerimizde bulunan hakları gereği gibi edâ etmek, ruhsatlardan ziyâde azimetle ameli şiâr edinmek, nâfilelerle de Hakk’a kurbiyetimizi artırmak, gönül âlemimizin mânen terakkî etmesi için son derece ehemmiyetli bir husustur. Bu çerçevede helâl gıda ile beslenmek de büyük bir önemi hâizdir.

İbâdetler, rûhu besleyen mânevî gıdâların yanısıra, bir de vücûdun maddî gıdâlardan aldığı güç ve kuvvetle îfâ edilebilmektedir. Bünyeye, helâl gıdâdan rûhâniyet ve feyz aksederken, bunun zıddı olan haram ve şüpheli gıdâlardan ise kasvet, sıklet ve gaflet sirâyet eder.

Allâh’ın emrine itaat, teslîmiyet ve rızâ hâlinde olan kalpler; hikmet, hayır ve feyz mecrâı olur. Bunun zıddına, haramlardan ve şüpheli şeylerden korunmayan kalp ve bedenler ise, baştanbaşa bir kötülük barınağı ve ahlâksızlık yuvasına döner.

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh- alınan gıdaların kalp tasfiyesindeki ehemmiyetine şöyle dikkat çeker:

“Bak evlâdım! Haram yemek kalbi öldürür. Lokma vardır, kalbini nûrlandırır; lokma vardır onu karanlığa boğar. Yine lokma vardır, seni dünya ile meşgul eder; lokma vardır ukbâ ile meşgul eder. Lokma vardır, seni her iki dünyanın da zâhidi yapar; lokma vardır, seni dünya ve âhiretin Hâlıkı’na yöneltir. Haram yemek, seni dünya ile meşgul eder ve mâsıyetleri sana sevimli gösterir. Mübah yemek, seni âhiretle meşgul eder ve taatleri sana sevdirir. Helâl yemek ise kalbini Mevlâ’ya yaklaştırır.”

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da:

“Dün gece mîdeme birkaç şüpheli lokma indi ve ilham yolunu tıkadı.” buyurur ki, bu da alınan gıdânın maddî durumu kadar mânevî durumuna da dikkat etmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır.

Mânevî eğitimin ikinci esası, ihsan şuurunun kalbimizde bir idrâk haline gelmesine vesîle olması bakımından, istiğfar, duâ, zikir ve tesbihattan oluşan “evrâd ü ezkâr”a ehemmiyet vermektir. Nefsin tezkiyesi (arınması) ve kalbin tasfiyesinde, zâhirî ibâdet ve taatlerimizin büyük bir ihlâs, huşû ve vecd içinde îfâ edilmesinde ve yine ahlâk ve davranışlarımızın nezâket, zarâfet ve letâfet kazanmasında, “evrâd ü ezkâr”ın yeri pek büyüktür. Tarih boyunca, nebîlerin ve velîlerin şahsiyet eğitim vasıtalarından biri de hiç şüphesiz bu olmuştur.

Üçüncü esas, mânevî hâl sahibi bir mürşid-i kâmilin hâliyle hallenmeye (insibağ ve in’ikâs) vasıta olan “sohbet”tir. Sohbet, esâsen beraber olmak demektir. Haller sirâyet edicidir. Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak, zamanla onlara benzemeyi temin eder. Sohbet, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashabını yetiştirme usûlüdür. Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh-; “Yolumuz sohbet yoludur.” buyurmak sûretiyle mânevî eğitimin merkezine “sohbet”i yerleştirmiştir.

Sohbet, sadece kitap okuma ya da vaaz meclisi değildir. Sohbet, ilâhî feyz, rahmet ve sekînetin indiği rûhânî bir meclistir. Bu meclislerde gönüller yumuşar ve Allah ile beraberliğin mânevî hazzını tadar. Herkes kendi ihtiyacına göre mânevî bir reçete alır. İbâdet vecdiyle devam edilen sohbetlerin tadı târif edilemez.

Sohbeti tesirli kılan “ihlâs”tır. Kelimelere yüklenen mânâların kalbe aktarılarak kişinin şahsiyetini olgunlaştırması ve davranışlara intikâli, ihlâs sâyesinde gerçekleşir.

Seyr u sülûkte dördüncü esas, Allâh’ın kullarına ve hattâ bütün mahlûkâta şefkat ve merhametle hizmeti vazife bilmektir. Herkes, istidâdı ve imkânları ölçüsünde hizmet mes’ûliyetini yüreğinde hissetmek mecbûriyetindedir. Makbul bir hizmet; ihlâs, merhamet ve diğergâmlık dolu bir gönülle mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allâh’ın rızâsının aranmasıdır.

İlâhî rızâyı elde etme yolunda hizmetin yeri pek mühimdir. Bu itibarla, hizmet ehli kimseler, hizmet ettiklerinden maddî ya da mânevî bir karşılık beklemek yerine, Allâh’ın rızâsını kazanmasına vesîle olmaları cihetiyle, hizmet edilenlere karşı kalben müteşekkir olmalıdırlar.

Diğer taraftan hizmet, en önemli mânevî eğitim vasıtalarından biridir. Ülfet, infak, tevâzû, îsar ve fedâkârlık gibi daha nice güzel vasıflar, ancak hizmet sayesinde şahsiyetin ayrılmaz bir parçası hâline gelir. Hak yolculuğunda, ayakların kaymaması ve ilâhî yardımın kulun imdâdına yetişmesinde (tevfîk) de hizmetin ehemmiyeti pek büyüktür.

***

Mânevî terakkîde dikkat edilmesi gereken daha birçok usûl ve âdâb söz konusudur. Biz burada, bu usûl ve âdâbın belli başlıları üzerinde duracağız.

I- GECEDEKİ SIR ve SEHER VAKTİ

Cenâb-ı Hakk’ın geceye verdiği kıymet ve onun içine yerleştirdiği sırlar, sayısızdır. Bu hususta Rabbimizin:

“Geceye ve gecenin içinde olan şeylere andolsun!” (el-İnşikâk, 17) şeklinde kasem (yemin) buyurmasındaki sır, idrâkimize ve gönlümüze nice hakîkatleri seyrettirmek için açılan ilâhî bir penceredir.

Vahiyler, ekseriyetle gece vakitlerinde gelmiştir. Peygamberliğin ilk müjdeleri olan sâdık rüyâlar, ilham bahşeden gecelerin rûhâniyetinde vukû bulmuştur. Bizlere bir ikram sadedindeki “Rahmânî rüyâ” denilen Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden parıltılar, feyizli gecelerin sînesinde zuhûr eden hikmetlerdendir. Tüm beşerin, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Habîbullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ilâhî huzûra kabul edilerek ezelî ve ebedî vuslatın hakîkatine erdiği Mîrac hâdisesindeki “İsrâ”, bir gece yolculuğudur.

Olgunluğa erişmiş mü’minler için geceler, derûnundaki sükûnet ve feyz dolayısıyla müstesnâ bir ganîmettir. Bu ganîmetin kadrini lâyıkı ile bilenler, bilhassa gece yarısından sonra bütün mahlûkâtın istirâhate çekilerek âlemi derin bir sükûnetin kapladığı hengâmda, duâ, ibâdet ve Hakk’a yanık ilticâların kabûlü için Rablerine teveccüh etmenin feyizli zemînini bulurlar.

Gece vakti her şey sükûna erdiğinden, kâinât kesretten vahdete doğru meyleder. Diğer bir ifadeyle kul, dünyevî meşgalelerin dağınıklığından kurtulur ve Hakk’a doğru yolculuğa teksîf olur. Bu itibarla vahdet ve vuslata ermek isteyenler için bu anlar, bulunmaz fırsat demleridir.

Seher vakitleri, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına husûsî dâvet anlarıdır. Kulun, Rabbinden gelen bu dâveti nîmet bilmesi ve teşekkürlerle karşılaması îcâb eder. Seherleri ihyâ etmek, kulun Rabbine duyduğu hâlisâne muhabbet ve tâzîmin bir ifâdesidir.

Gece ve seherleri uyanık geçirmek husûsunda Cenâb-ı Hak, gazab-ı ilâhîden sakındıkları için ebedî nîmetlere mazhar olarak cennette pınar başlarında dinleneceklerini beyân ile medhettiği bahtiyar kulları hakkında şöyle buyurur:

“Onlar geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfâr ederlerdi.” (ez-Zâriyât, 17-18)

(O Rahmân’ın kulları ki,) Rab’lerinin huzûrunda kıyâma durarak ve secdelere kapanarak gecelerini ihyâ ederler.” (el-Furkân, 64)

Gece namazı ve tesbîhâtı, âdeta Yüce Yâr ile buluşup sohbet etme mâhiyeti taşır. Seherler, feyz ve rûhâniyetini bütün bir güne taşıyacak bir vecd içinde ihyâ edilmelidir. Herkes uyurken uyanık olmak, Mevlâ-yı Müteâl’in rahmet iklîmine girmek, Hak Teâlâ’nın muhabbet ve merhamet meclisine dâhil olan müstesnâ kullarından olmak demektir.

Eğer mü’min, geceyi gâyeli kullanabilir ve zikrin rûhâniyetinden nasip alabilirse gecesi gündüzünden daha aydınlık olur. Lâkin gâyesiz ve uykuya mahkûm bir gece ise, taşa, denize ve çöle yağan yağmur gibi semeresiz ve telâfisi zor bir kayıptır. 

Gecenin bediî manzarasının câzibesi ve sırları, onu ibâdet ve tefekkürde derinleşerek geçirenlere ayân olur. Bu sırra sahip olan kulların kalbî âlemleri, ulvî hasletlerle yerler ve gökler kadar genişleyip nice ilâhî tecellîlere mâkes olur ve mârifetullâh libâsına bürünür.

Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Gecede bir saat vardır ki, Allah’tan dünya veya âhiretle alâkalı bir hayır taleb eden bir müslüman o saate rastlarsa, Allah istediği şeyi ona mutlakâ verir. Bu saat, her gecede vardır.” (Müslim, Müsâfirîn, 166)

Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne sordular:

“–Gece namazı kılanların yüzleri niçin güzel ve nurlu olur?”

Şöyle buyurdu:

“–Çünkü onlar, Rahmân ile başbaşa kalmışlardır…”

Bu beraberlik dolayısıyla âşıklar, gecenin nasıl geçtiğini anlayamadan iştiyak ve muhabbetleri artmış bir vaziyette sabaha ulaşırlar.

İlâhî sır ve hakikatlerin keşfi için gecelerin kıymetini ifade sadedinde Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri de şöyle buyurur:

“Geceler gündüz olmadan bana hiçbir şey fetholunmadı.”

Yine Hasan-ı Basrî Hazretleri gece ibadetinden mahrûmiyetin sebebi hakkında der ki:

“Gece ibâdetine kalkmak, günahlar altında ezilen kişiye ağır gelir.”

***

Gecelerdeki mânevî sırrı idrâk eden ehl-i gönül bilir ki, gecelerin feyzinden istifâdeyi ihmâl edenler, sabaha yorgun ve uyuşuk çıkarak gündüzün bereketinden de mahrum kalırlar. Gecelerin nîmetini bilmeyen böyle kimseler için gündüzün hayrını düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla sabahın selâmetini elde etmek isteyen her insan, ilâhî ve mânevî manzaraların iklîmine girebilmek yolunda gecesini gâyeli kullanmak mecbûriyetindedir.

Bu itibarla Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyururlar:

“Farzlardan sonra en fazîletli namaz, gece kalkarak kılınan namazdır.” (Müslim, Sıyâm, 202-3; Tirmizî, Mevâkît, 207)

Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:

“Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve şöyle dedi: «…Hiç şüphe yok ki, mü’minin şerefi (değeri) teheccüd namazındadır…»” (Cem’u’l-Fevâid, I. 335)

Amr bin Abese -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vakitler içinde Allâh’a yakınlık bakımından, diğerlerine göre daha fazîletli olan bir vakit var mıdır?” diye sordum.

“–Evet, Rabbin kula en yakın olduğu vakit, gecenin son kısmının ortasıdır. Eğer o saatte Allâh’ı zikreden kimselerden olmaya gücün yeterse ol! Çünkü namaz (o saatte) meşhûddur (melekler o esnâda hazır bulunurlar).” buyurdu. (Nesâî, Mevâkîtü’s-Salât, 35)

Hayâtı gün ve gece periyodu içinde görmek, ayrı bir ilâhî ihtişam ve ibret levhasıdır. Bir mü’minin gecesini tamâmen uykuda harcayarak ilâhî feyz ve rûhâniyetten mahrum kalması, geceleri bir heykel donukluğu içinde uykuya kurban etmesi, büyük bir hüsrandır. Zira bizler, fânî lezzetleri ellerinden alınacak âhiret yolcularıyız. Bir yaz bulutu hâlinde gelip geçen dünya hayâtı, âhiret endişesi olmadan yaşanıyor ise bu, gündüzü akşamsız telâkkî etmekten başka bir şey değildir.

***

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mânevî terakkînin en mühim vâsıtalarından biri olan teheccüdün bütün ümmeti tarafından hassâsiyetle edâ edilmesini istemiştir. Bu husustaki telkinlerine öncelikle yakınlarından başlamış ve bir gece Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtımâ’nın kapısını çalarak:

“–Namaz kılmayacak mısınız?” buyurarak gecenin mânevî feyzinden istifâde etmelerini ısrarla tavsiye etmiştir.

Yine ashâbına da:

“Aman gece kalkmaya gayret edin! Çünkü o, sizden önceki sâlih kimselerin âdeti ve Allâh’a yakınlık vesîlesidir. (Bu ibâdet) günahlardan alıkoyar, hatâlara keffâret olur ve bedenden dertleri giderir.” (Tirmizî, Deavât, 101/3549) buyurmak sûretiyle onları seherlerde uyanık olmaya dâvet etmiştir.

Kâdî Beydâvî -rahmetullâhi aleyh-in verdiği şu bilgiler, ashâb-ı kirâmın gecelerini nasıl değerlendirdiklerini göstermektedir:

“Ümmet için beş vakit namaz farz olup da gece namazı sünnet hâline gelince, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbın ahvâlini müşâhede sadedinde gece vakti hücre-i saâdetlerinden dışarı çıkıp ashâbın evleri arasında dolaşmış ve o evleri Kur’ân kıraati, zikir ve tesbih sesleriyle arı kovanları gibi uğuldar bir hâlde bulmuştu.”[3]

Nâfile ibadetler husûsunda Cenâb-ı Hak, kullarına muhtelif lutuflarda bulunmuştur. Onlardan biri de şudur: Kişi, îtiyad hâline getirdiği bir ameli, herhangi bir mâzeret sebebiyle yapamadığında, Cenâb-ı Hak o kuluna aynen o ameli işlemiş gibi sevap verir.

Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulur:

“Bir kimse hastalanması veya (cihad ve hayır için) yola çıkması sebebiyle, yapageldiği nâfile ibadetlerini îfâ edemezse, ona evinde sıhhatli iken yaptığı amellerin sevabı yazılır.” (Buhârî, Cihâd, 134; Ahmed, IV, 410, 418)

Şu âyet-i kerîme de bu mânâyı ifade etmektedir:

“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn, 6)

Müfessirlerimiz bu âyet-i kerîmeden şu mânâları çıkarmışlardır:

Bir mü’min, nâfile ibadetlere istikrarlı bir şekilde devam ederse, yolculukların zor anlarında, hastalıklarda veya yaşlılıkta bunları îfâ edemediğinde, Yüce Rabbimiz aynı sevabı ona ihsân eder. Bedeni amel edemez olduğunda, hattâ vefat ettikten sonra bile onun ecri, ilâhî bir lutufla sonsuza kadar devam eder.

***

Geceler, tatlı ve yumuşak yatakları sırf Allah Teâlâ’nın rızâsı için terk ederek ilâhî huzûra yalnızca muhabbet ve aşk sebebiyle baş koyma zamanıdır. Dolayısıyla geceleyin herhangi bir farzıyyeti olmadığı hâlde kılınan namazların Allâh’a yakınlık bakımından ehemmiyeti büyüktür. Bu itibarla gönüllerde aşk ve muhabbet-i ilâhînin şiddeti ne kadarsa, gece namazına rağbet ve riâyet de o derecede olur.

Allah Rasûlü r, geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Sordular:

“–Yâ Rasûlâllah! Allah Teâlâ, Fetih Sûresi’nde sizi tamamen bağışladığını bildirmiş olduğu hâlde niçin kendinizi bu kadar yoruyorsunuz?”

Buyurdular:

“–Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhârî, Teheccüd, 6)

Geceleri ihyâ edebilmek, pek kolay olmadığından, bazı hususlara riâyet îcâb eder. Bu yolda lâzım gelen, gece ibâdeti iştiyâkı yanında, başta akşam yemeklerini mümkün mertebe çok hafif yemek ve erken yatmaktır. Nitekim:

“Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yatsıdan önce uyumayı, yatsıdan sonra konuşup sohbet etmeyi yasaklardı.” (Buhârî, Mevâkîtü’s-salât, 23)

Bunun, yâni erken yatıp yatmamanın istisnâsı, ancak Allah yolunda hizmet ve geceyi ihyâya mânî olmayacak istikâmette benzeri meşrû sebeplerdir. Bu incelik, gece namazına kalkmaktaki zorluğu bertaraf edebilmek ve uykuyla birlikte şeytanın ensemize attığı gaflet düğümlerini açabilmek bakımından dirâyetli ve azimli olabilmek içindir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Biriniz uyuduğu zaman şeytan, onun ense kısmına üç düğüm atar. Her düğüme de:

«Üzerine uzun bir gece var olsun (uyu)!» der. Uyanıp da Allâh’ın adını andığı zaman düğümlerin biri çözülür, abdest aldığında ikincisi çözülür, namaz kıldığında ise, düğümlerin hepsi çözülür. Böylece sabahleyin dinç ve neşeli olarak kalkar. Aksi hâlde (yâni bunları yapmazsa) tembel ve morali bozuk olarak kalkar.” (Buhârî, Teheccüd, 12)

Bir adam İbrahim bin Edhem Hazretlerine:

“–Gece ibâdetine kalkamıyorum, bana bir çâre öğret.” deyince İbrahim bin Edhem Hazretleri, ona şu cevâbı verir:

“–Gündüzleyin Allâh’a isyân etme; geceleri O seni huzûrunda durdurur. Geceleyin O’nun huzûrunda bulunmak, yüce bir şereftir. Günahkârlar bu şerefi hak edemezler!”

***

Geceden nasip alabilmek, “istiğfâr” ile başlar; tevhîd, salevât-ı şerîfe ve zikrin rûhâniyetine bürünmekle devâm eder. Seherlerdeki zikir, yâni kulun Mevlâ’sı ile buluşması, kalbin ihyâsı bakımından bulunmaz bir fırsat ve ihmâl edilemez bir ihtiyaçtır. Zira cesedimizin maddî gıdâya ihtiyâcı olduğu gibi, rûhumuzun da mânevî gıdâya ihtiyâcı vardır. Cenâb-ı Hak, seherlerde îfâ edilen zikre, sâir zamanlardakinden daha fazla kıymet vermektedir.

II- EVRÂD Ü EZKÂR

Seherlerde çekilen evrâd ü ezkâr, yâni gönlün Rabbi ile berâber olması, kalbin ihyâsı bakımından çok mühimdir. Hak dostları “Virdi olmayanın vâridi olmaz.” buyurmuşlardır. Yani düzenli bir şekilde zikirden nasibi olmayanın, gönlüne ilâhî füyûzât ve sünûhât lutfedilmez demektir.

Bütün evrâd ü ezkârın üzerine binâ edildiği en önemli virdimiz; sahih bir îtikad, huşû üzere bir ibadet hayatı ve Allah Rasûlü’nün üsve-i hasene (en güzel bir model) olarak bizlere takdim edilen hayatını kendimize esas almaktır.

Cenâb-ı Hak, yarattığı canlı-cansız bütün mahlûkâtına kendini tanıtmış ve onları dâimî bir sûrette zikir ile vazifelendirmiştir. Bu sebeple bütün varlıklar, yaratılışları muktezâsınca kendi hâllerine mahsus bir sûretle Rab’lerini tanırlar ve O’nu zikrederler.

Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sirruh- da bu hususta şöyle buyurur:

“Bütün varlıklar kendilerine has bir sûrette Allâh’ı zikrederler. Fakat bu hususta varlıklar farklı seviyelerdedir:

Mahlûkât içinde gafletten en uzak olanı cemâdâttır. Çünkü onlar, yemek-içmek, hava teneffüs etmek gibi ihtiyaçlardan müstağnîdirler. Cemâdattan sonra nebâtat gelir ki, ihtiyaç başlar. Zira, toprak, su ve güneşten aldıkları gıdâları ilâhî tâyinle terkîb edip rengârenk çiçekler, yapraklar ve meyveler vücûda getirirler. Daha sonra hayvânât gelir. Bunların hayatî fonksiyonları nebâtâttan daha mütekâmildir. Bundan dolayı ihtiyaçları çoğalmıştır. Nefsâniyet artmıştır. İnsanın ihtiyaçları ise bitmek tükenmek bilmez. Benlik, nefsânî hayaller ve dünyevî ihtiraslar onu devamlı gaflete sevk eder.”

Kâinât sayfalarındaki esrar ve hikmeti gerçek anlamıyla idrâk edebilmek, ancak gönül âleminde derinleşmeye bağlı bir keyfiyettir. Gönül gözüyle yeryüzüne ve semâya nazar eden bir mü’min, kalbinin bambaşka bir hissiyât ile dolduğunu fark eder. Kur’ân-ı Kerîm, göklerde ve yerde zerreden kürreye her şeyin Hâlık’ını zikr u tesbîhte bulunduğunu îlân etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmelerde göklerin, yerin, dağların, ağaçların, çimenlerin, güneşin, ayın, yıldız ve yıldırımların, hayvanların, yuvarlanan taşların, hattâ yere düşen sağlı sollu gölgelerin sabah-akşam secde ettiği şöyle bildirilir:

“Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah-akşam, ister-istemez, sadece Allâh’a secde ederler.” (er-Ra’d, 15)

“Allâh’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allâh’a secde ederek sağa sola döner.” (en-Nahl, 48)

Âyet-i kerîmeler, önümüze son derece ihtişamlı bir manzara seriyor. Bu manzarada secdeler, gölgelerin de iştirâkiyle çift hâldedir. Yâni biri varlığın; diğeri de o varlığın gölgesinin olmak üzere aynı anda çift secde… Kâinâtın her zerresi, isteyerek ya da istemeyerek hep birlikte Rabb’e ibâdet için secdeye varmış ve kendisini Hâlık’ının huzûrunda vazifesini îfâ etmeye vermiş…

Allah’tan başka ilâhlar edinen gâfiller de bilmezler ki, putlaştırdıkları eşyânın gölgesine varıncaya kadar bütün varlık, aslında o inkâr ettikleri Allâh’a yönelmiş hâlde ve Rabb’in bütün kâinâta koyduğu nizâma tâbî durumdadır! Bu ne büyük aldanış ve ziyandır!

Yine âyetlerde gölgelerden, eşyâdan, canlılardan ve meleklerden müteşekkil bir sahne tasvîr ediliyor. Hepsi bir ibâdet vecdiyle ve huşû içinde vazîfesini îfâ ediyor. Allâh’a ibâdet etmekten kaçınıp, emrine muhâlefet etmek bedbahtlığı ise yalnızca insanoğlunun şaşkın gâfillerine âit bir keyfiyet olarak kalıyor. Âyet-i kerîmeler, bütün mahlûkâtın ve hattâ gölgelerinin bile Rab’lerine boyun büküşünü, bu gâfillerle âdeta istihzâ edercesine yüzlerine çarpıyor.

Gerçekten etrafımızı ibret nazarıyla seyredersek, ufukların derinliklerine doğru uzanan göklerin yerlere kapanışı, dağların uzanışları ne değişik bir secde hâlidir. Ağaçların, çiçek ve çimenlerin, hayvanların ve insanların, sağdan soldan topraklara düşen gölgeleri, o heyecanlı secde hâlini ne güzel sergiler. Sanki toprak her varlığın gölgesinin bir seccâdesidir. Yağmur hâdisesi de, sanki bir semâvî ağlayış, çakan şimşeklerin arkasından gelen gök gürültüleri, semânın sînesinden fışkıran âşikâre feryatlardır.

Yerdeki ve göklerdeki mahlûkâtın hâlleri, duyarlı bir yürek için ne müthiş bir irşaddır. En küçük bir böceğin iğne ucu kadar kalbindeki niyazlarından, tâ cesim ve haşmetli hayvanların kükreyişlerine kadar hepsi ilâhî kudret akışlarının ayrı ayrı tezâhürleridir.

Bülbüllerin bir damlacık yüreklerinden dökülen feryat nağmeleri, kumrulardan yayılan “hû, hû”lar, leyleklerin “lek, lek”leri, alıcı gönüller için ne duygulu tesbihlerdir. Hak Teâlâ âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“Görmez misin ki; göklerde ve yerde olanlar güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allâh’a secde ediyor…” (el-Hacc, 18)

Görüldüğü gibi varlıklar ve hattâ cemâdât, hep tesbihât hâlindedir. Ne yazık ki insanların bir kısmı Allâh’ın zikrinden gâfil kalmaları sebebi ile azâba dûçâr olacaklardır. Gerçekten cihandaki zerrelerden kürrelere kadar her şey Hâlık’ını tanımakta, kuşlar bile ibâdet ve niyazlarını bilmekte, dağlar, dereler zikr u tesbîhe devam etmektedir. Hâl böyleyken kâinâtın bu ihtişamlı zikir, tesbih ve ibâdet programı karşısında bile insanın intibâha gelmemesi ve bu ibretli manzaradan hisse alamayıp alık ve abus bir hâlde Hakk’ın zikrinden mahrum kalması, insanlık haysiyetiyle bağdaşmayan ne acı bir kayıptır.

Şüphesiz ki, ilâhî ünsiyetin yolu, kulun Rabbini unutmamasıdır. Basîret sahibi mü’minler hangi yöne baksalar O’nun zikir nûrunu; neye kulak verseler O’nun tesbih nağmelerini dinlerler.

Bizler de bu dünya hayâtında Rabbimizi ne kadar anarsak yarın ukbâda ilâhî vuslata o seviyede vâsıl oluruz.

Temiz bir vicdanla yaşamanın, îmanla ölüp ebedî huzur ve safâya kavuşmanın yolu Rabbi unutmamaktır. Zira âyet-i kerîmenin de ifadesiyle; “Kalpler ancak zikrullâh ile itmi’nâna (hakîkî huzura) erişir.” (er-Ra’d, 28)

Rabbini unutanın ömrü, bir gaflet girdabında ziyan olur gider. O gafletten ancak ölümle uyanılır. Lâkin o vakit her şey bitmiş ve büyük bir hüsranın içine düşülmüş olur.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)

***

Allâh’ı zikretmek, “Allah” lafzını sâdece kelime olarak tekrarlamaktan ibâret değildir. Zikir, ancak tahassüs istîdâdının merkezi olan kalpte mekân bulduğu zaman niyet ve amellerin seviye bulmasına âmil olur. İşte bu keyfiyette bir zikir, kulun bezm-i elestte; “Evet! Sen bizim Rabbimizsin!” şeklinde Cenâb-ı Hak ile yapmış olduğu ahdine vefâ göstermesi ve o sadâkatle Rabbini aslâ unutmamasıdır.

Peygamber Efendimiz’in hizmetçisi olan Vâkıd -radıyallâhu anh- Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu nakleder:

“Kim Allah -azze ve celle- Hazretleri’ne itaat eder, emir ve yasaklarına hakkıyla riâyet ederse, O’nu zikretmiş olur; velev ki (nâfile) namazları, oruçları ve Kur’ân tilâveti az bile olsa!

Kim de Allah’a karşı isyân hâlinde bulunursa (günahları terk etmezse), Cenâb-ı Hakk’ı zikretmemiş olur; velev ki (nâfile) namazları, oruçları ve Kur’ân okuması çok bile olsa!” (Heysemî, II, 258)

Zikrullah’tan gâfil kalmanın büyük tehlikesinden dolayıdır ki Cenâb-ı Hak biz kullarına bu hususta pek çok îkazlarda bulunmuştur. Zira mü’min gönüllerin gaflet katılığından kurtulup ilâhî rızâya nâil olabilecek hassâsiyete ulaşmasının yolu, zikr-i dâimîden geçmektedir. Bu da bir müddet veya bir mevsim değil; bir ömür boyu, her nefes alıp verişte zikrullah şuurunu taşımakla mümkündür. Zira mânevî uyanıklık, ancak bu sâyede hâsıl olur.

Bu itibarla bizler de Rabbimize sonsuz bir muhabbet iklîmine girerek, dünyevî ihtirasların ve fânî menfaatlerin sarsamayacağı bir mânevî zindeliğe erişme gayreti içinde bulunmalıyız. Zira sevenler sevdiklerini dâimâ gönüllerinde taşırlar ve aslâ hatırlarından çıkarmazlar.

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zikir ve zikir meclislerinin fazîleti hakkında bir kudsî hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ben kuluma, Ben’im hakkımdaki zannına göre muâmele ederim. O Ben’i zikrettiğinde Ben onunla berâberim. O Ben’i, kendi içinde zikrederse, Ben de onu zikrederim. O Ben’i bir topluluk içerisinde zikrederse, Ben de onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içerisinde anarım.” (Buhârî, Tevhid, 15)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ashâb-ı kirâma hitâben:

“–Amellerinizin Allah katında en temizini, derecelerinizin en yükseğini, altın ve gümüş sadaka vermenizden daha hayırlısını, düşmanlarınızla karşılaşıp boyunlarını vurmanızdan ve onların da sizin boynunuzu vurmasından daha hayırlısını haber vereyim mi?” diye sordu. Onlar da:

“–Haber ver, ey Allâh’ın Rasûlü!” dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Allâh’ı zikretmektir.” buyurdu. (Tirmizî, Deavât, 6)

Zikrullah ferdî olarak yapılabildiği gibi topluluk hâlinde de yapılabilir. Nitekim Muâviye -radıyallâhu anh- mescidde halka hâlinde oturan bir cemaatin yanına geldi ve:

“–Burada niçin toplandınız?” diye sordu.

“–Allâh’ı zikretmek için toplandık.” diye cevap verdiler. O tekrar:

“–Allah aşkına doğru söyleyin. Siz burada sadece Allâh’ı zikretmek için mi oturdunuz?” diye sordu.

“–Evet, sadece bu maksatla oturduk.” dediler. Bunun üzerine Muâviye -radıyallâhu anh- şöyle dedi:

“–Ben sizin sözünüze inanmadığım için yemin vermiş değilim. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e benim kadar yakın olup da benden daha az hadis rivâyet eden yoktur. Birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- halka hâlinde oturan sahâbîlerinin yanına geldi de onlara:

«–Burada niçin oturuyorsunuz?» diye sordu.

«–Bize İslâmiyet’i nasip ederek büyük bir lutufta bulunması sebebiyle Allâh’ı zikretmek ve O’na hamdetmek için oturuyoruz.» diye cevap verdiler. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Allah adına doğru söyleyin. Gerçekten siz burada sadece Allâh’ı zikretmek için mi oturdunuz?» diye sordu.

«–Evet, vallâhi sadece bu maksatla oturduk.» dediler. Bunun üzerine Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Ben size inanmadığım için yemin vermiş değilim. Fakat bana Cebrâil gelerek Allah Teâlâ’nın meleklere sizinle iftihar ettiğini haber verdi de onun için böyle söyledim.» buyurdu.” (Müslim, Zikir, 40)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kalbî eğitim husûsunda ashâb-ı kirâmın istîdâdına göre zikir tâliminde bulunurdu. Ümmü Hânî ile arasında geçen şu konuşma bunu ne güzel misâllendirir:

Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hânî -radıyallâhu anhâ-, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat ederek:

“–Yâ Rasûlâllah! Ben ihtiyarladım ve zayıfladım. Bana oturduğum yerde yapabileceğim bir ibâdet tavsiye eder misin?” diye sordu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Yüz defâ «sübhânallâh»,

Yüz defâ «elhamdülillâh»,

Ve yüz defâ «lâ ilâhe illâllâh» de!” buyurdular. (İbn-i Mace, Edeb, 56; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 344)

Bedenimizin maddî gıdâya ihtiyâcı olduğu gibi rûhumuzun da Hâlık’ını tanıyıp kulluk yapabilmesi için mânevî gıdâya ihtiyâcı vardır. Maddî gıdâlar nasıl ki tâ kılcal damarlara kadar yayılıp bedenin hayâtiyetini devâm ettirirse, mânevî gıdâ olan zikrullâhın da bütün letâiflerde mekân bulup mü’mini intibâha getirmesi zarûrîdir. Îmânlı ölmenin, ilâhî neşveler ve safâlara kavuşmanın yolu zikr-i dâimîdedir.

Zikrin temiz bir vicdanla îfâsı da son derece mühimdir. Bu sırra binâendir ki, ehlullah hazarâtı evrâd ü ezkâra umûmiyetle tevbe ve istiğfarla başlamışlardır.

a) Tevbe ve İstiğfar

Tevbe, Hakk’a dönüş demektir. Hakk’ı unutan ya da O’ndan gafil olan bir kulun, girdiği yanlış yolun farkına varıp yüzünü ve gönlünü Rabbine yöneltmesi ve affını dilemesidir. Böyle bir kulun kalbi büyük bir nedâmetle, için için yanar ve ılık gözyaşlarıyla Rabbine gönlünü açar. İşte bu yanış ve pişmanlık “tevbe”dir. Ardından af dilemek için kalplerden taşan niyazlar da “istiğfar”dır.

Başta peygamberler olmak üzere bütün velîler, sâlihler ve sâdıklar; darlıkta ve bollukta, kederde ve sevinçte dâimâ Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmişler ve O’na niyâz hâlinde bulunmuşlardır. Duâ ve istiğfardan müstağnî kalabilecek hiçbir kul tasavvur olunamaz. Duâ ve istiğfar, gerçek mâhiyetiyle derûnî bir nedâmet ve ilticâ mânâsını ihtivâ ettiğinden, Allâh’a yakınlığın en mühim vâsıtasıdır.

Hiç günahımız olmasa dahî, lutfedilen ilâhî nîmetlere şükredebilmemiz, tâkatimizin üzerindedir. Bu bakımdan da acziyet içinde istiğfâr etmemiz, kulluğun zarûretindendir. Cihânı gönül gözüyle temâşâ ettiğimizde görürüz ki bütün mahlûkât, ilâhî nîmetlere şükürden önce acziyetlerini îtiraf mevkiinde bulunmaktadır. Bu itibarla irâde sâhibi olan ve bu irâdeyi kullanmakta hatâdan mutlak bir sûrette sâlim kalması mümkün olmayan Âdemoğlu için istiğfar, Allâh’a takarrub/yakınlaşma yolunda atılacak ilk adımdır.

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ- şöyle der:

“Biz, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bir mecliste yüz defa:

رَبِّ اغْفِرْ لِى وَتُبْ عَلَىَّ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

«Allâh’ım! Beni bağışla ve tevbemi kabul buyur! Çünkü Sen tevbeleri çok kabûl eden ve çok merhamet edensin.» dediğini saymıştık.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1516; Tirmizî, Deavât, 38/3434)

Allâh’a yöneliş ve kalbin ulvî bir seviye kazanmasında mühim bir yeri olan istiğfar, mânevî kirlerden temizlenmenin de en mühim vâsıtasıdır. Makbûl bir tevbe, kul ile Rab arasındaki engelleri ve perdeleri kaldırır, Allah Teâlâ’nın sevgisine mazhar eder. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allah, çok tevbe eden ve çok temizlenenleri sever.” (el-Bakara, 222)

Seherlerden sonra nasıl ki şafak vakti gelip karanlıklar uzaklaşır ise seher vakitlerindeki istiğfarlar da, günah karanlıklarından kurtulup nurlu mağfiret şafaklarına kavuşmamızın rahmet iklîmidir!

Beşeriyet îcâbı herhangi bir günâha düşüldüğünde, derhâl tevbe ve istiğfâra sarılmak ve Allâh’a yönelmek îcâb eder. Zira Cenâb-ı Hak, râzı olduğu müttakî kullarını şöyle medhetmektedir:

“Onlar, bir kötülük yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman, Allâh’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe ve istiğfâr ederler. Zâten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar işledikleri günahta bile bile ısrâr etmezler.” (Âl-i İmrân, 135)

“O müttakîler, geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfâra devâm ederler.” (ez-Zâriyât, 17-18)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:

“Kul bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta vurulur. Şâyet o günâhı terk edip istiğfâra sarılarak tevbeye yönelirse, kalbi cilâlanır. Böyle yapmaz da tekrar günahlara dönerse, siyah noktalar artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar. İşte Hak Teâlâ Hazretleri’nin:

«Hayır, doğrusu onların işleyip kazandıkları (kötü) ameller sebebiyle, kalplerinin üzeri pas tutmuştur.» (el-Mutaffifîn, 14) diye bahsettiği durum budur.” (Tirmizî, Tefsîr, 83/3334)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir başka hadîslerinde, istiğfârın faydalarını şöyle beyan buyurmuşlardır:

“Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona ummadığı yerden rızık verir.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1518; İbn-i Mâce, Edeb, 57)

Diğer taraftan tevbe ve istiğfar, dünyada ve âhirette azaptan kurtuluş vesîlesidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ Hazretleri (şu âyetle) ümmetim için bana iki emân indirdi:

  1. Sen aralarında olduğun müddetçe Allah onlara (umûmî bir) azap indirmeyecektir.
  2. Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allah onlara azâb etmeyecektir. (el-Enfâl, 33)

Ben aralarından ayrıldığımda, (Allâh’ın azâbını önleyecek ikinci emân olan) istiğfârı kıyâmete kadar ümmetimin yanında bırakıyorum.” (Tirmizî, Tefsîr, 8/3082)

Seher vakitleri Hak Teâlâ Hazretleri’nin kullarına ikram ve ihsanlarının sağanak hâlinde yağdığı demlerdir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Rabbimiz her gece dünya semâsına iner ve:

«Tevbe eden yok mu, onun tevbesini kabûl edeyim? İsteyen yok mu, ona istediğini vereyim? İstiğfâr eden yok mu, onu bağışlayayım?» diye nidâ eder.” (Müslim, Müsâfirîn, 168-170)

Tevbenin seviye kazanabilmesi için şu hususlara da ehemmiyet vermek îcâb eder:

Tevbe edenin kalbinden çıkan ilk söz, “acziyet”in îtirâfı olmalıdır. İçimizdeki sefil “ben”likten bir zerre bile kalmış ise, tevbe ve duâ gayesine varamamış demektir. Tevbede istenen, ilâhî rahmet ve berekettir. Tevbede dileriz ki, sonsuz bir kudret sahibi olan Hak Teâlâ bize acısın ve üzerimize lutfunu yağdırsın!.. Yani istiğfar, dilimizle muayyen bir sayıyı doldurma faaliyeti değildir. Engin bir tefekkür ve tehassüsün eşlik ettiği bir yakarıştır.

Her amel-i sâlihte olduğu gibi tevbede de samîmiyet ve ihlâs şartı vardır. Öyle ki, birçok ehlullâh, ettikleri tevbelere dahî tevbekâr olmuşlardır. Yâni tevbeye muhtaç tevbelerden Allâh’a sığınmak ve âyette buyrulan “tevbeten nasûhâ” sırrına nâil olmak zarûreti vardır. Çünkü nefs ve şeytan, gönlü çelmeye yol bulamayınca, sûret-i haktan görünürler de bu defa güzellikleri ve iyilikleri telkin eden birer üstad kesilirler. Böylece kulu tuzağa düşürerek tevbeleri yele verirler.

Tevbe, bir af dileme olduğundan samîmî pişmanlığın gerçekleşmesi ve affı istenen günahın bir daha yapılmaması husûsundaki kat’î azmi îcâb ettirir.

Bunun için Cenâb-ı Hak şöyle îkaz buyurur:

“…Sakın şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokmân, 33)

Tevbe ve istiğfârın son derece ehemmiyetli olması sebebiyledir ki rûhî tekâmül için bütün tasavvuf yollarında seherlerdeki evrâd ü ezkâra istiğfâr ile başlanır. En veciz istiğfar cümlesi:

أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ

“Şânı pek yüce olan Allah’tan bağışlanmamı diliyorum.” ifadesidir.

Büyük Tevbe

أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ، أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ، أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الْكَرِيمَ الَّذِى لاَ إِلٰهَ إِلاَّ هُوَ؛ اَلْحَىَّ الْقَيُّومَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ. وَنَسْئَلُهُ التَّوْبَةَ وَالْمَغْفِرَةَ وَالْهِدَايَةَ لَناَ، إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ؛ تَوْبَةَ عَبْدٍ ظاَلِمٍ لِنَفْسِهِ، لَا يَمْلِكُ لِنَفْسِهِ مَوْتاً وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُوراً.

Mağfiretini talep ediyorum Allâh’ım! Bağışlamanı diliyorum Rabbim! Kusur ve günahlarımdan beni tertemiz kılmanı istiyorum Yüce Mevlâm!

(Bir aciz kul olarak ben) Kerîm olan, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, dâimâ diri (el-Hayy) ve her şeyin kendisiyle ayakta durduğu ve varlığını sürdürdüğü (el-Kayyûm) Yüce Rabbimin mağfiretini (bağışlamasını) niyaz ederim. O’na yönelir ve Yüce Zât’ından bizlere tevbe, mağfiret ve hidâyet lutfetmesini talep ederim. Zira tevbeleri kabul eden ve kullarına son derece merhametli olan O’dur. Kendi nefsine zulmeden ve ölmeye de, hayatta kalmaya da, yeniden dirilmeye de kendi iktidârı olmayan aciz bir kul olarak Rabbime tevbe ederim.

Kul, “Estağfirullah” sözü ile hatasının farkında olarak, Cenâb-ı Hak’tan hiçlik duygusu içinde bağışlanmayı isterken, yine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den nakledilen “Seyyidü’l-İstiğfâr” sözleri ile de Rabbine, yeniden bir kulluk sözü verir. Diğer bir ifadeyle “Elest bezmi”ndeki ahdini tazelemiş olur.

Seyyidü’l-İstiğfâr

اَللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّى لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ خَلَقْتَنِى وَأَنَا عَبْدُكَ وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ، أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ وَأَبُوءُ بِذَنْبِى؛ فَاغْفِرْ لِى ذُنُوبِى فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ.

“Ey Allâh’ım! Sen benim Rabbimsin. Sen’den başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Sen’in kulunum. Ve ben îmân ve ubûdiyetimde/kulluğumda gücüm yettiği kadar Sen’in ahd ü misâkın üzereyim. Yâ Rabbi! Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Sen’in bana ihsân ettiğin nimetleri ikrar ve îtirâf ederim. Kendi kusur ve günahlarımı da ikrar ve îtirâf ederim. Yâ Rabbi! Sen beni af ve mağfiret eyle. Zira Sen’den başkası günahları af ve mağfiret edemez.” (Buhârî, Deavât, 2, 16)

b) Kelime-i Tevhîd

لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبِينُ.

“Bütün saltanat ve hükümranlık kendisinin olan (Melik) ve apaçık yegâne hakikatin ta kendisi olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْأَمِينُ.

Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Allah Teâlâ’nın, vaadinde sâdık ve güvenilir bir Rasûlüdür.

Kelime-i tevhîd, Allah’tan başka ibâdete lâyık hiçbir varlığın olmadığını ilan etmektir. Bir anlamda fâniliğin içine girmek ve hakikatte “Bâkî” olanın ancak Allah olduğunun şuur ve idrâkine ermektir.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâb-ı kirâma hitâben:

“–Îmânınızı yenileyiniz!” buyurdu.

Ashâb-ı kirâm:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, îmânımızı nasıl yenileyelim?” diye sordular.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–«Lâ ilâhe illallâh» sözünü çokça söyleyiniz!” cevabını verdi. (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

Kelime-i tevhîd, sadece lafızda kalmamalı, mutlaka kalpte yer etmelidir. Vahdâniyyet-i ilâhiyye, engin bir tefekkür ve şuurla gönle tam bir şekilde işlemelidir. Tevhîd inancı, eksik telâkkîlerle bir yara almamalıdır. Zira kalp, nefsâniyetin işgaline mâruz kalırsa, tevhîd anlayışı da yaralanacaktır. Bu itibarla kalbin, nefsin şirretinden ve hoyratlığından korunması gerekiyor.

Seherde çekilen kelime-i tevhîdlerin mânâ ve muhtevâsının gündüzlere de intikâl etmesi lâzımdır. Gündüz ne kadar “Lâ ilâhe”nin mânâsıyla yoğrulup mâsiyetten uzaklaşabiliyor ve “İllallâh”ın muhtevâsına girip Cenâb-ı Hak’la beraberliği temin edebiliyoruz? “Muhammedün Rasûlullâh”ın hakkını verme adına, Efendimiz’i ne kadar örnek alabiliyoruz? İşte kelime-i tevhîdlerimiz, gönlümüzde böyle telkinlere vesîle olabilmelidir.

Cenâb-ı Hak, kelime-i tevhîdi yaşamamızı, Zât-ı ulûhiyetini sevmemizi istiyor. Bunun için de “Lâ ilâhe” diyerek, bilhassa kalpte putlaşmaya başlayan her ne var ise reddetmek ve kalbi onlardan bütünüyle boşaltmak gerekiyor. Zira Rabbimiz, nefsimizin veya başkalarının putperesti olmaktan, yani zâhir ve bâtın bütün putperestliklerden sıyrılmamızı istiyor. “İllallâh” diyerek de kalbin yalnız Cenâb-ı Hakk’a tahsîs edilmesi gerektiğini bizlere hatırlatıyor.

Kelime-i tevhîdi kâmil mânâda yaşayabilmenin neticesi, Rabbimizin cemâl sıfatlarının üzerimizde tecellî etmesidir.

Meselâ “er-Rahmân” ismi bizde tecellî edecek olursa, merhametimiz âmm/umûmî ve şâmil/kuşatıcı olur. Yani Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanır ve şefkatimizi yalnız kendimize ve yakınlarımıza değil bütün yaratılmışlara karşı göstermiş oluruz.

“el-Afüv” sıfatı tecellî ederse, Allâh’ın kullarının bize karşı işlemiş oldukları kusur ve hatalarını kolayca affetmek mümkün hâle gelir. Îmân edenlere karşı gönlümüzde bir kin ve intikam duygusuna yer kalmaz.

“el-Vedûd” ismi tecellî ederse, müseccel Allah düşmanları hariç, herkese ve her şeye karşı derin bir muhabbet besleriz.

Hülâsa seherde başlayan tevhîdin rûhâniyeti önce gönüllerimizi ve sonra da gece ve gündüzümüzü ihâta ederse, son nefesimiz, yâni dünyadaki her şeye büyük vedâ, kelîme-i tevhîdin rûhâniyeti ile -inşâallâh- bir şeb-i arûsa dönüşür.

c) Salavât-ı Şerîfe

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ.

“Allâh’ım! Efendimiz Muhammed’e O’nun ehl-i beytine ve ashâbına salât ü selâm eyle ve üzerlerine dâimâ bereket ve lutfunu indir.”

Yüce Rabbimiz; “Kim Peygamber’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80) buyurmak sûretiyle, hem Habîbi’nin kendi katındaki mevkiine işâret etmiş, hem de kullarından O’na karşı tam bir itaat ve teslîmiyet göstermelerini emretmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın insanda tecellî eden bir sanat harikası olan Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i, beşerî istîdat ve tâkat dâhilinde kâmilen kavrayabilmemiz mümkün değildir. Bu âlemden alınan intibâlar, O’nu îzah ve idrâkte kifâyetsiz kalır. Bir bardağa, bir ummânı sığdırmak mümkün olmadığı gibi, Hakikat-i Muhammediyye’yi idrâk de lâyıkıyla mümkün değildir.

Bu hakîkati ifâde sadedinde âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56)

Âyet-i kerîmedeki ilâhî ferman mûcibince, O Fahr-i Kâinât’a salât ü selâm getirmek mecbûrîdir. Bu, Cenâbı Hakk’ın Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı bütün ümmetin yapmasını murâd ettiği ve emir buyurduğu âdabdandır. Cenâb-ı Hakk’ın sayısız melekleri ile birlikte kendisine “salât ve selâm”da bulunduğu O yüce Peygamber’in fazl ü kemâline yaklaşmak bir îman muktezâsıdır. Zira Rabbimiz âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

(Rasûlüm) de ki: Eğer Allâh’ı sevdiğinizi iddiâ ediyorsanız, bana tâbî olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret buyursun.” (Âl-i İmrân, 31)

Muhakkak ki mü’min, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbeti karşısında, ilâhî bir ürperişle, edep duyguları içinde, rûhunu nefsâniyete âit bütün çizgi ve görüntülerden boşalttığı vakit, O’nun muhabbet ve örnek şahsiyetinden hisse alma yoluna girmiş olur. Zira O, en alt kademeden en üst kademeye kadar, bütün beşeriyetin kendisinden örnekler devşirebileceği yegâne “üsve-i hasene” (en güzel bir örnek)tir. Her mü’min, O’nun şahsında problemlerine bir çözüm yolu bulabilir. Yeter ki O’nu gereği gibi tanıyabilsin ve O’nun gönül dokusundan nasip alabilsin.

Kelime-i tevhîdde “Lâ ilâhe illallâh”tan sonra “Muhammedün Rasûlullah” cümlesi gelir. Her kelime-i tevhîd ve her salevât-ı şerîfe, Hakk’a muhabbet ve yakınlığın sermayesini teşkil eder. Dünya ve âhiretin saâdet hayatı ve bütün mânevî fetihler, O’nun muhabbet sermayesiyle kazanılır.

İlâhî feyz ve bereketin kalbe nakşolabilmesi için, bütün zaman ve mekânlarda, husûsiyle seher vakitlerinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le râbıtayı güçlendirmek ve O’nun rûhâniyetinden hisseler alabilmek için salevât-ı şerîfenin pek büyük bir ehemmiyeti vardır.

O’na salât ü selâm’da bulunmak o kadar ehemmiyetli bir ameldir ki, yalnız Allâh’a tahsis etmemiz gereken bir ibadet olan namazlarımızda bile Yüce Rabbimiz, Habîbi’ne selâm vermemize izin vermiş ve hattâ istemiştir. Nitekim namaz içinde tahiyyat esnasında:

“es-Selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtüh.” diyerek “Ey Nebiyy-i Ekrem! Allâh’ın selâmı, rahmet ve bereketi Sen’in üzerine olsun.” şeklindeki selâm verişimiz, namazımızı bozmamaktadır. Hâlbuki bir başkasına namazda selâm verecek olsak, namazı iade etmemiz gerekecektir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hakîkatinde hayat bulan Hak dostları, salât ü selâm getirmek ve bu vesîleyle Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yaklaşmaktaki fazîletleri şöyle sıralamışlardır:

1- Emr-i ilâhîye imtisâl ile Cenâb-ı Hakk’ın ve meleklerin salevâtına muvâfakat (eşlik) edilmiş olur. Allâh’ın, meleklerin ve ümmetin salât ü selâmları arasında mânâ cihetiyle farklılıklar olduğu muhakkaktır. Allâh’ın salâtı, nebîsine rahmet edip O’nu yüceltmesidir. Meleklerin salâtı, Hazret-i Peygamber için istiğfar ve duâdır. Mü’minlerin salâtı ise, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hakkında duâda bulunmalarıdır.

2- Günahların affedilmesine vesîledir. Hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Kim bana bir defa salât getirirse, Allah o kimseye on defâ salât eder, on hatâsı silinir ve on derece yükseltilir.” (Nesâî, Sehv, 55)

Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mütebessim bir çehreyle ashâbının yanına gelmiş ve Hazret-i Cebrâil’in kendisine şu müjdeyi verdiğini bildirmiştir:

“Yâ Rasûlâllah! Ümmetinden biri Sana bir salât getirdiğinde, benim onun günahlarının bağışlanması için on defa istiğfâr etmem, o kimsenin Sana bir selâm göndermesi hâlinde, benim ona on selâm vermem Sen’i sevindirmez mi?” (Nesâî, Sehv, 55/1293)

3- Kıyâmette Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine salât ü selâm getirenin yanında olur. Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Kıyâmet gününde insanların bana en yakın olanları; bana en çok salât ve selâm getirenlerdir.” (Tirmizî, Vitr, 21)

4- Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, salât okuyana mukâbelede bulunur. Bu müjde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından şöyle ifade edilmiştir:

“Bir kimse bana selâm gönderdiği zaman, onun selâmını almam için Allah Teâlâ rûhumu iâde eder.” (Ebû Dâvûd, Menâsik, 96/2041. Ayrıca bkz. Ahmed, II, 527)

Yüksek bir makamdan gelen selâmların ne büyük bir sürur vesîlesi olduğu düşünülürse, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den gelen selâmların, ümmetinin yüreğinde nasıl bir bayram sevinci yaşatacağını tasavvur etmek zor değildir.

5- Her salât ü selâm getirenin ismi, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e arz edilir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Yeryüzünde Allâh’ın seyyah melekleri vardır. Onlar ümmetimin selâmını (ânında) bana ulaştırır.” (Nesâî, Sehv, 46)

“…Bana salât ü selâm getiriniz. Zira nerede olursanız olun, sizin salât ü selâmınız bana ulaşır.” (Ebû Dâvûd, Menâsik, 96-97/2042)

6- Salât ü selâm okuyan kimse, Allah ve Rasûlü’nün muhabbetini diğer muhabbetlere tercih etmiş olduğu için, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmada seviye alır, kötü huylardan kurtulur, fazîlete erer.

7- Nebiyy-i Ekrem’in kendisine olan muhabbeti arttığı gibi, onun da Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbeti artarak devam eder.

8- Allah Teâlâ’nın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile bize ihsân ettiği lutuflar, sayıya gelmeyecek kadar fazla olmasına rağmen, salât ve selâm ile Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üzerimizdeki hakkını çok az da olsa ödemeye çalışmış oluruz.

9- Allah Teâlâ’nın rahmetinin üzerimize inmesine vesîledir. Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Kim bana bir defa salât ü selâm getirirse, bu sebeple Allah Teâlâ da ona on misli merhamet eder.” (Müslim, Salât, 70)

10- Unutulan sözün hatırlanmasına vesîle olur.

11- Duâların kabulüne vesîledir:

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namazdan sonra Allâh’a hamdetmeden ve Peygamber -aleyhisselâm-’a salât ü selâm getirmeden duâ eden bir adam gördü. Bunun üzerine:

“–Bu adam acele etti.” buyurdu. Sonra o adamı yanına çağırdı ve şöyle dedi:

“–Biriniz duâ edeceği zaman önce Allah Teâlâ’ya hamd ü senâ etsin, sonra bana salât ü selâm getirsin. Daha sonra da dilediği şekilde duâ etsin.” (Tirmizî, Deavât, 64)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

“Duâ eden bir kimse, Peygamber’e salât okumadığı müddetçe duâsı perdelidir. (Hedefine ulaşamaz.)” (Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, III, 165)

12- İlâhî itâba (tehdit va azâba) mâruz kalmaktan korunur. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Yanında ismim zikredildiği hâlde bana salât ü selâm getirmeyen kimse rahmetten uzak olsun! Ramazân-ı Şerîf’e girip de mağfiret edilmeden çıkan kimse rahmetten uzak olsun! Anne ve babası yaşlılık günlerini yanında geçirip de (onları memnûn ederek) cennete giremeyen kimse rahmetten uzak olsun!” (Tirmizî, Deavât, 100/3545)

“Asıl cimri olan kimse, yanında ismim zikredildiği hâlde bana salât ü selâm getirmeyen kişidir.” (Tirmizî, Deavât, 100/3546. Ayrıca bkz. Ahmed, I, 201)

“Kim bana salât ü selâm getirmeyi unutup ihmal ederse, cennetin yolunu şaşırır.” (İbn-i Mâce, İkâmet, 25)

13- Allah Teâlâ, Nebî’sine salât eden kulunun işlerinde ona yeter ve onun hem dünya hem de âhiret kederlerini giderir. Nitekim Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Hazret-i Peygamber’e:

«–Yâ Rasûlâllah! Ben Sana çok salevât-ı şerîfe getiriyorum. Acaba bunu ne kadar yapmam gerekir?» diye sordum.

«–Dilediğin kadar yap.» buyurdu.

«–Duâlarımın dörtte birini salevât-ı şerîfeye ayırsam uygun olur mu?» diye sordum.

«–Dilediğin kadarını ayır. Ama daha fazla yaparsan senin için hayırlı olur.» buyurdu.

«–Öyleyse duâmın yarısını salevât-ı şerîfeye ayırayım.» dedim.

«–Dilediğin kadar yap. Ama daha fazla yaparsan senin için hayırlı olur.» buyurdu. Ben yine:

«–Şu hâlde üçte ikisi yeter mi?» diye sordum.

«–İstediğin kadar. Ama artırırsan senin için iyi olur.» buyurdu.

«–Öyleyse duâya ayırdığım zamanın hepsinde Sana salevât-ı şerîfe getirsem nasıl olur?» deyince:

«–O takdirde Allah bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını bağışlar.» buyurdu.” (Tirmizî, Kıyâmet, 23)

Salât ü selâm getirmek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetiyle irtibat kurmayı ve O’nun nûrundan istifâdeyi temin eder. Bu salevâtların mükâfâtı ise, kulun Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbeti ve ihlâsı ölçüsündedir.

Bizlere düşen, salevat-ı şerîfenin ruhâniyetine bürünebilmek ve Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e tam bir teslimiyet göstererek O’na lâyık bir ümmet olmaya çalışmaktır.

III. TEFEKKÜR

Tefekkür, sadece insana değil, bütün mahlûkata verilmiş, hayâtî bir kâbiliyettir. Bu kâbiliyeti, her varlık, kendi dünyası içinde ve kendi yaratılışına uygun bir şekilde kullanır. Ağırlık merkezi de daha ziyade ten ve nefsâniyet plânına âittir. Yiyip içmek, daha iyi, daha rahat yaşayabilmek ve nesli devâm ettirebilmek gibi hususlar ön plândadır. Bunun için bir yırtıcı mahlûkun tefekkürü, ancak avını parçalayıp mîdesini doyurmaya yöneliktir. Bunun dışında onun, hayat, kâinat ve istikbâle dâir herhangi bir düşünce ve endişesi yoktur. Zaten ona verilen tefekkür kâbiliyeti de, ancak bu kadarına kâfî gelir.

Fakat insana gelince… Onun durumu farklıdır.

İnsanoğlu, varlıkların en şereflisi ve kâinâtın gözbebeği olarak yaratıldığı için, onun mes’ûliyet ve vazifeleri büyüktür. Buna göre de kendisine engin bir tefekkür kâbiliyeti ihsân edilmiştir.

Çünkü insan; yiyip içme, yaşama ve neslini devâm ettirebilme bakımından diğer mahlûkatla benzer özelliklere dâir nefsânî tefekkür ile değil, ancak kendisini inkişâf ettirecek ve bu vesîleyle cennet ve cemâlullâh’a nâil edecek olan rûhânî tefekkür ile insanlık haysiyet ve şerefini hâizdir. Fakat insan, rûhânî yapısını tekâmül ettiremezse, maalesef tefekkür istîdâdını nefsânî arzuların anaforunda helâk etmiş olur.

Rûhî derinliğe ulaşmış bir mütefekkir, bu hakîkati hulâsa ederek şöyle buyurur:

“Bu cihân, âkiller (akıl sâhipleri) için seyr-i bedâyî (ilâhî sanatı ibretle temâşâ ve tefekkür); ahmaklar için ise yemek ile şehvettir!”

Dolayısıyla insanı insan yapan husus, onu şuur iklîminde yeşertecek olan rûhânî bir tefekkür derinliğidir. Allah Teâlâ da kullarından, gerek îmânın, gerekse ibâdetlerin yüksek bir şuur ve idrâk içinde tezâhürünü istemektedir. Bu da ancak ilâhî azamet ve kudret akışlarını tefekkür ile mümkündür.

Tefekkürde derinleşmek ve böylece rûhu inkişâf ettirmek, kulun en mühim mes’ûliyetlerinden biridir. Zira ibâdetlerde huşûya, kalbin rikkat kazanmasına, muâmelâtta nezâkete ve ahlâkta kemâle erebilmek, ancak rûhu inkişâf ettirecek bir tefekkür ile mümkündür.

Hayat ve kâinâtı ibretle seyrettiğimizde, cevapları rûhumuzun derinliklerinde gizli pek çok suâl ile karşılaşırız:

Bu cihâna nereden geldik? Niçin yaratıldık? Bu cihan nedir? Kimin mülkünde yaşıyoruz? Nasıl yaşamalıyız? Nasıl düşünmeliyiz? Yolculuk nereye? Fânî hayâtın hakîkati nedir? Ölüm gerçeğinin sırrı nasıl çözülür? Ona nasıl hazırlanılır?..

İşte bu nevî tefekkürler, Kur’ân ve Sünnet’in rehberliği ile ilâhî kudret ve azamet tecellîleri karşısında kulu hiçlik ve acziyetini idrâke sevk eder. Yoktan var edilen insana, varlık ve benlik iddiâsında bulunmanın ne büyük bir yanlış olduğunu hatırlatır.

Tefekkür ile ulvî bir ruh kıvamına eren mü’minin kulluk hayâtında ve ibâdetlerinde yüksek bir feyz ve rûhâniyet hâsıl olur.

Tefekkürle inkişâf eden rûh idrâk eder ki:

“İbâdette bedenin kıblesi Kâbe, her nefeste rûhun kıblesi ise Cenâb-ı Hak’tır.”

Bunun içindir ki Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- :

“İlimsiz ibâdette ve tefekkürsüz Kur’ân tilâvetinde fayda ve feyz azalır.” buyurmuştur.

Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- da şöyle buyurur:

“Bir saat tefekkür; kırk gece nâfile ibâdetten üstündür.” (Deylemî, II, 70-71, no: 2397, 2400)

Nitekim böyle bir tefekkür de duyuşları derinleştirerek ibâdetleri kolaylaştırır, huşû hâlini ve şükrü artırır.

Dinin yaşanmasında, îtikâdın tam olması îcâb ettiği gibi, ibâdet de zarûrîdir. Lâkin ibâdetleri makbul kılan, onun gönle nüfûz eden bir tefekkür iklîminde, mânevî dikkat, incelik ve zarâfet içinde îfâ edilmesidir. Bu sâyede kul, Rabbine yakın hâle gelir. Ashâb-ı kirâmın ve onları ihlâsla tâkip eden sâlih mü’minlerin en mühim hasleti de bu kalbî kıvâma sâhip olmalarıydı.

Rabbimiz, biz kullarından, ilâhî kudret ve azametini, kâinattaki büyük nizâmın sır ve hikmetlerini, kullarına olan sayısız ikramlarını tefekkür etmemizi, bu tefekkür neticesinde de dünyanın fânîliğini, asıl hayâtın âhiret hayâtı olduğunu idrâk ederek tevâzû ve hiçlik duyguları içinde, takvâ üzere, güzel bir kul olmamızı arzu etmektedir.

Bişr bin Hâris el-Hâfî Hazretleri şöyle der:

“İnsanlar Allah Teâlâ’nın azameti hakkında tefekkür etseler, O’na isyân edemez, günah işleyemezlerdi.” (İbn-i Kesîr, I, 448, Âl-i İmrân 3/190 tefsirinde)

Kâinatta cereyan eden sayısız âyetlerin yanında Kur’ân-ı Kerîm âyetleri üzerinde de derin bir tefekkür iklîmine girmemiz gerektiğini Yüce Rabbimiz bir misalle kullarına şöyle hatırlatır:

“Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara tefekkür etsinler diye veriyoruz.” (el-Haşr, 21)

Kur’ânî tefekkürden mahrum olanları ise şöyle tasvir eder:

“Onlar Kur’ân’ı tefekkür etmiyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek hayatı, Rabbimizin kullarında görmeyi murâd ettiği mânevî tekâmül için tefekkürün ne kadar lüzumlu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Zira O, geceleri ayakları şişinceye kadar gözyaşları içinde kulluk ve ibâdete devâm etmiş, gözleri uyusa bile kalbi dâimâ uyanık kalmış, Allâh’ın zikrinden, tefekkür ve murâkabesinden bir an bile uzaklaşmamıştır.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbî rikkatine ve tefekkür ufkuna dâir bir misâli şöyle nakleder:

“Bir gece Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:

«–Ey Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibâdet ederek geçireyim.» dedi. Ben de:

«–Vallâhi Sen’inle berâber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.

Sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu… O kadar ağladı ki; mübârek sakalları, elbisesi, hattâ secde ettiği yer sırılsıklam oldu.

O, bu hâldeyken Bilâl -radıyallâhu anh- ezan okumaya geldi ve Allah Rasûlü’nü perişan bir hâlde buldu. Âlemlerin Efendisi’nin ağladığını görünce, O’nu bu kadar mahzun ve mağmûm eden hâdisenin ne olduğunu merak ederek:

«–Yâ Rasûlâllah! Allah Teâlâ sizin geçmiş ve gelecek bütün günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ağlıyorsunuz?» diye sordu.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» dedi ve şu âyetleri okudu:

«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini ve azametini gösteren) kesin deliller vardır.

Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve:

Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz; bizi cehennem azâbından koru! (derler) (Âl-i İmrân, 190-191)” (İbn-i Hibbân, II, 386; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IV, 157)

İşte bu âyet-i kerîmeler nâzil olduğu gece Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, güller üzerindeki şebnemleri imrendirecek gözyaşları ile sabaha kadar ağlamıştı. Mü’minlerin, ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini tefekkür ile dökecekleri gözyaşları da, Allâh’ın lutfu ile, fânî gecelerin ziyneti, kabir karanlıklarının aydınlığı, cennet bahçelerinin şebnemleri olacaktır.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tefekkür husûsundaki fermân-ı ilâhîye, daha risâlet vazîfesine başlamadan önce bile, Hira Mağarası’ndaki inzivâ ve tefekkür hayâtı ile tâbî olmuş durumda idi. O’nun Hira’daki ibâdeti, tefekkür etmek, atası İbrahim -aleyhisselâm- gibi göklerin ve yerin melekûtundan (görünen âlemin ötesindeki kudret ve azamet-i ilâhîden) ibret almak ve Kâbe’yi seyretmek şeklindeydi.[4] O günlerde olduğu gibi Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha sonraki hayâtında da dâimâ mahzun ve düşünceliydi. Konuşması zikir, sükûtu tefekkür idi. Nitekim hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardı:

“Rabbim bana sükûtumun tefekkür olmasını emretti, (ben de size tavsiye ediyorum.)”[5]

“Allâh’ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin…” (Deylemî, II, 56; Heysemî, I, 81)

“Tefekkür gibi ibâdet yoktur.” (Ali el-Müttakî, XVI, 121)

Velhâsıl, ümmeti olmakla şeref duyduğumuz Fahr-i Kâinât Efendimiz’e lâyık olabilmek için hayat ve kâinatta sergilenen derin hikmetlere gönül vererek tefekkür iklîminde yaşamamız îcâb etmektedir. Zira bu âlemde olup biten her şeyi îman penceresinden ibret nazarıyla temâşâ edip rûhu tefekkürle inkişâf ettirmek zarûrîdir. Neticede, hâdiselerin özündeki ilâhî murâda dâir hikmet parıltıları, Allâh’ın izniyle damla damla gönle akacaktır.

Nice âbide şahsiyetler yetiştirmiş olan tasavvufun özü de hakîkatte böyle bir feyz ve rûhâniyeti tahsilden ibârettir. Bu bakımdan tasavvuf, hikmetle derinleşerek Hakk’a doğru mesafe alma yoludur. O aslâ dünyadan el-etek çekmek, Yûnus’un buyurduğu gibi yalnızca tâc ile hırkaya bürünmek ve ancak belirli bir evrâd ü ezkâr ile iktifâ etmek değildir.

Yâni tasavvuf, her şeyden önce mes’ûliyetimizi tefekkür etmektir, kendimizi muhâsebe hâlinde bulunmaktır, idrakte yol katedebilmektir. Kısacası her türlü nefsânî düşüncelerden kurtulmak ve ancak rûhânî tefekkürle derinleşmek ve bu tefekkürle de merhale merhale yücelerek nihâyette ebedî mîrâca ermektir.

IV. TEFEKKÜR-İ MEVT

Kalpler, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın içinde çalkalanır durur. Dâimî bir akış hâlinde olan hayat ve ölümün hakîkî mânâları idrâk edilmeden, yaratılış sır ve hikmeti ile insanın gerçek mâhiyeti de kavranamaz.

İstisnâsız her hayat seyyâhının başına gelecek olan ölüm, idrâk sahibi bütün varlıkların çözmeye mecbur olduğu bir muammâdır.

Mülk Sûresi’nin 2. âyetinde:

“O ki, hanginizin (ihsan duygusu içinde) daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölüm ve hayâtı yaratmıştır.” buyrulur.

Enbiyâ Sûresi’nin 35. âyetinde de:

“Her canlı ölümü tadar. Bir imtihân olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz…” buyrulmaktadır.

Dünya, ilâhî bir imtihan dershânesi, ölüm ise zarûrî bir intikâl kanunudur. Hazret-i Mevlânâ:

“Dirilmek için ölünüz!” buyurur.

Kalbin dirilişi, ancak nefsâniyetten vazgeçebilmekle mümkündür. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” buyurur. (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

Tefekkür-i mevt, ölüm gelmeden önce ölümü hatırlamaktır. Böylece nefsâniyetten uzaklaşarak, irâdî bir şekilde Rabbin huzûruna hazırlanmaktır. Bu, îmâna dayanan bir tefekkür ve şuurdur.

Hasan-ı Basrî Hazretleri bir cenazeye katılmıştı. Defin işlemleri bittikten sonra yanındaki bir zâta sordu:

“–Bu vefât eden zât, acaba şu anda dünyaya geri dönüp sâlih amellerini, zikirlerini artırmayı ve günahlarına daha fazla istiğfar etmeyi düşünüyor mudur?” O zât da:

“–Evet, tabiî ki düşünüyordur.” dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurdu:

“–O hâlde bize ne oluyor ki bu vefât eden kişi gibi düşünmüyoruz?” (İbnü’l-Cevzî, el-Hasenü’l-Basrî)

İnsanın, bitmek-tükenmek bilmeyen dünyevî emelleri, fânî ümid ve tesellîleri, kabir toprağına düşen ne müthiş bir yaprak dökümüdür.

Kabristanlar, fânî hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk, hısım, akraba, dost ve arkadaş adresleri ile doludur. Dünya hayâtı ister sarayda isterse samanlıkta yaşansın, bütün yolların ve kıvrımların mecbûrî çıkış noktası kabirdir. Ondan kaçıp kurtulacak ne bir zaman, ne de bir mekân vardır.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“De ki, doğrusu kendisinden kaçmakta olduğunuz ölüm, sizi mutlaka yakalayacaktır. Sonra gizliyi de âşikârı da bilen (Allâh’a) döndürüleceksiniz. O size neler yaptığınızı tek tek haber verecektir.” (el-Cum’a, 8)

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de, «Ey insan! İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir.» denir.” (Kaf, 19)

Ölümün ürkütücü ağırlığını kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölümün en net tefekkürü, ölenlerin mor dudaklarında düğümlenen çözülmez sükûtun sırrında gizlidir. Ölüm sessizliğine bürünmüş her mezar taşı, lisân-ı hâl ile konuşan ateşli bir nasihatçidir. Ölümün öğüt vermekteki belâgati karşısında dünyadan gelen cevaplar, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.

Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve câmî avlularında tesis edilmiş olması, bir nevî fiilî tefekkür-i mevt, yâni ölümü düşünüp dünyayı ona göre tanzim etmek içindir.

Dünya, aldatıcı bir serap, âhiret ise ölümsüz bir hayattır. Umûmiyetle insan, hayatın binbir cilve ve tezâhürleri içinde aynadaki yalanların esîridir. Her an bu yalanlar ile vefâsızlığını devam ettiren şu dünya, bir aldanış mekânı değil de nedir?

İnsan ibret almaz mı ki, her fânî varlığın tâzelik ve zindeliği zaman değirmeninde dâimî bir sûrette öğütülmektedir!

Âhiret gerçeğinden habersiz yaşanan bir hayat ile nefsânî arzuları tahrik eden dünyevî iltifatlara ve fânî oyuncaklara dalıp gitmek, büyük ve sonsuz istikbal karşısında ne korkunç bir aldanıştır!.. Gâfilâne bir hayat; çocuklukta oyun, gençlikte şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve binbir türlü çırpınış ve nedâmetten ibârettir.

Ölüm, kişinin husûsî kıyâmetidir. Kıyâmetimizden evvel uyanalım ki, nedâmete uğrayanlardan olmayalım. Zira her fânînin meçhûl bir zaman ve mekânda Azrâil’le karşılaşacağı muhakkaktır. Unutmayalım ki, ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve mekân, ne kabirde tekrar geriye dönmeye bir imkân, ne de kıyâmetin şiddetinden sığınacak bir barınak vardır…

O hâlde insan, vakit kaybetmeden “Allâh’a koşun…” (ez-Zâriyât, 50) hitâbından nasîb alarak, rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak ve barınak kabul etmelidir. Şu âyet-i kerîmeler, yarınlara güvenenlerin aldanışını çarpıcı bir tablo halinde ne güzel tasvir eder:

“Ey îmân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allâh’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.

Her birinize ölüm gelip de; «Rabbim beni kısa bir süre için tehir etsen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam!» demesinden önce size verdiğimiz rızıklardan (Allah için) harcayın!

Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Münâfikûn, 9-11)

Ne tuhaftır ki insan, birkaç gün misafir olarak bulunduğu bu dünyada kendini aldatır. Hergün cenâze sahnelerini seyrettiği hâlde, ölümü kendine uzak görür. Kendisini, kaybedilmesi her an muhtemel olan fânî emânetlerin dâimî sâhibi sanır. Hâlbuki insan, rûhuna cesed giydirilerek bir kapıdan dünyaya gönderildiğinde, artık bir ölüm yolcusu demektir. O yolun bir hazırlık mekânına girmiş olduğu hâlde bu hakîkatten ekseriyâ gâfil yaşar.

Fakat bir gün gelir, ruh cesedden soyundurulur ve âhiret kapısı olan kabirde, diğer bir büyük yolculuğa uğurlanır.

Zaman şeridinden düşen her ânın, bizi hakîkat sabahına yaklaştırmasını, âyet-i kerîme ne güzel ifâde eder:

“Kime uzun bir ömür verirsek, Biz onun yaratılışını (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı? (Bu ibretli yolculuğu idrâk etmiyorlar mı?)(Yâsîn, 68)

Âyet-i kerîmede, insana en güzel şekilde nasîhat edilmektedir. Dünyanın en belirgin vasfı, vefâsızlıktır. Verdiğini geriye çabuk alır. Bir gün yükseltir, ertesi gün kuyunun dibine indirir. Gölge gibidir. Onu yakalamak istersen dâimâ kaçar. Sen kaçarsan da peşini bırakmaz. Arkasında koşulan şeylere bugün-yarın nâil olayım derken, bir de bakarsın ki ömür bitivermiş. Dünyaya gönül verilirse o, huysuz bir acûze olur. Zaman zaman insanı yere çarpar. Vesvese ve dırdırının ardı arkası kesilmez. Tavır ve hareketleri vefâsızdır. Kendisine bağlananları çok çabuk fedâ eder.

Bir sahâbî Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Hangi mü’min daha akıllıdır yâ Rasûlâllah?” diye sordu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurdular:

“–Ölümü sıkça hatırlayıp, ölümden sonrası için en iyi hazırlık yapan kimsedir. İşte gerçek akıllı insanlar onlardır…” (İbn-i Mâce, Zühd, 31)

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“Ölümü ve öldükten sonra ceset ve kemiklerin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen, dünya hayatının süsünü terk eder.” (Tirmizî, Kıyâmet, 24)

Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ- anlatır:

“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni tuttu ve:

«Dünyada tıpkı bir garip, hattâ bir yolcu gibi davran! Kendini ölülerden ve kabir ehlinden say.» buyurdu.” (Buhârî, Rikāk, 3; Tirmizi, Zühd, 25)

Tâbiînin büyük âlimlerinden Mücâhid bin Cebr -rahmetullâhi aleyh- diyor ki:

Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ- bu hadîs-i şerifi naklettikten sonra bana şu nasihatte bulundu:

“Ey Mücâhid! Sabaha çıkınca nefsine akşamdan söz etme! Akşam olunca da nefsine sabahtan bahsetme! Hastalıktan önce sıhhatinden, ölmeden evvel de hayatından istifâde et! Çünkü ey Allâh’ın kulu, sen yarın ne hâlde olacağını (ölü mü, diri mi olacağını) bilmiyorsun.” (Tirmizî, Zühd, 25)

Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- der ki:

“Yer, her gün şu on öğüt ile insana seslenir:

Ey Âdemoğlu!

  1. Üzerimde gezinip durursun; hâlbuki dönüşün banadır.
  2. Üzerimde türlü günah işlersin; hâlbuki içimde azap göreceksin.
  3. Üzerimde gülüp eğlenirsin; hâlbuki içimde ağlayacaksın.
  4. Üzerimde sevinirsin; hâlbuki içimde üzüleceksin.
  5. Üzerimde mal toplayıp durursun; hâlbuki içimde pişman olacaksın.
  6. Üzerimde haram yersin; hâlbuki içimde kurtlar seni yiyecek.
  7. Üzerimde böbürlenirsin; hâlbuki içimde hor ve hakir olacaksın.
  8. Üzerimde neşe ile yürüyorsun; hâlbuki içimde hüzne boğulacaksın.
  9. Üzerimde aydınlıkta gezinirsin; hâlbuki içimde karanlıkta kalacaksın.
  10. Üzerimde topluluklar içinde dolaşırsın; hâlbuki içime tek başına gireceksin.” (İbn-i Hacer el-Askalânî, Münebbihât, 37)

Hayat sahnesinin son perdesi olan ölüm, herkesin kendi âkıbetini haber vereceği bir ayna gibidir. Bir kul, nefs sultasında ve dünyayı gâye edinerek yaşarsa, kabir ona karanlık bir dehliz olarak görünür. Ölümün hatırlanması bile hiçbir şeyle mukâyese edilemeyecek derecede onu muzdarip kılar.

İnsan nefs engelini aşar ve tefekkür-i mevt netîcesinde rûhunda meknûz olan melekiyet istikâmetinde merhaleler kat ederse, ölüm, hayâl ötesi muazzam ve müteâl olan Rabbe vuslatın mecbûrî bir şartı olarak görülür.

Böylece ekseriyetle insanlarda soğuk ürpertilere sebep olan ölüm, onda bir sevgiliye kavuşma heyecanına dönüşür.

Böyle ölümler, tasavvuf yolunun büyüklerinden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin tâbiriyle “Şeb-i Arûs”, yâni düğün gecesidir. Bu tasavvuf yolu, öyle bir yoldur ki, beşer için en dehşet verici vâkıâ olan ölümü güzelleştirir. “Ölümü güzelleştirmek” içinse nefs engelini aşıp tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, zikir, teveccüh, sabır, murâkabe ve rızâ gibi kalbî hâllerle kemâle ermek zarûrîdir.

Kalbin bu sâfiyete ermesinde tefekkür-i mevtin başka hiçbir şeyle mukâyese edilemeyecek mühim bir tesiri vardır. Bu hususta Rebî bin Hüseyin, şöyle der:

“Kalbim, ölümü hatırlama işinden uzaklaşırsa, onun fesâda uğramasından korkarım. Şâyet kendimden öncekilere muhâlefet edecek olmasaydım, ölünceye kadar kabristanda otururdum.” (Beyhakî, Kitâbü’z-Zühd, s. 212)

Kalp, nefsâniyet ve rûhâniyet ihtilâçları arasında ölene dek çalkalanır durur. Ölüm, âhiret yolculuğunun zarûrî bir başlangıcıdır. Bu yolculuğa çıkmadan önce, kalbi mârifetullâh ile ölüme hazırlamak, ölümün endişe ve kaygılarından kurtularak kalbî sıhhat ve selâmeti temin edebilmek, aslâ ihmâl edilmemesi gereken bir keyfiyettir.

Böylece, “Ölmeden önce ölünüz.” sırrı tahakkuk eder ve insan -âdeta- yok edilmiş nefs hâkimiyeti yerine Allâh’a muhabbet ve itaati, kâmil mânâsıyla gerçekleştirmiş olur.

 V. RÂBITA

Râbıtanın lügatteki mânâsı, bağ, alâka ve vuslat demektir. Aslında kâinâtta râbıtasız hiçbir mahlûk yoktur. Râbıta, maddî-mânevî istiâne ve istiğâseyi (yardım dilemeyi) mümkün kılar. Diğer bir târif ile râbıta, muhabbetten ibârettir. Gönülde muhabbetin tâzelik ve zindeliğini dâimâ muhâfaza ettirmektir.

Üç türlü râbıta vardır:

  1. Tabiî Râbıta

Kişinin yakınlarına duyduğu bir muhabbettir. Bir annenin evlâdına olan muhabbeti gibi.

  1. Bayağı (Süflî) Râbıta

Menedilen şeytânî ve nefsânî temâyüllere bağlanmadır. Bir kumarbazın zihin ve kalbinin devamlı kumarla meşgul olup âilesini ve çoluk çocuğunu dahî unutması gibi.

  1. Ulvî Râbıta (Tasavvufî Râbıta)

Mukaddes mefhumlara ve ulvî duygularla insanı Allâh’a yönlendiren vesîle ve vâsıtalara râbıtadır.

Tasavvufî eğitim metodlarından biri olan râbıta, her tarîkatte adı ve tatbik şekli az çok farklı olmakla berâber, umûmiyetle mürîdin mürşidini gözünün önünde canlandırması ve onun hâl ve tavırlarını hatırlayarak, ulvî duygularla hemhâl olması demektir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir zindelik kazandırır.

İnsan, tesire açık bir varlıktır. Bazı hastalıklarda olduğu gibi insanoğlunun “hâl”lerinde de sirâyet özelliği vardır. Ruhlar arasındaki mânevî alışveriş, hayatın inkâr edilemeyecek gerçeklerinden biridir. Husûsiyle faal ve müessir şahsiyetlerdeki kuvvetli rûhî temâyüller, onların yakınında bulunanlara istîdatları nisbetinde -az veya çok- intikâl eder. Bu intikâl, sirâyet eden “hâl”in müsbet veya menfî olmasına da bağlı değildir. Her hâlükârda intikâl vâkî olur. Yeter ki arada muhabbet ve ünsiyet bağları bulunsun.

Meselâ, aşırı derecede merhametli, ferâgat sâhibi ve fedâkâr insanların hâlleri, içinde bulundukları cemaate tesir eder. Muhabbetin bir tezâhürü olan râbıta, böyle ahlâkî meziyetlere dâir rûhî alışverişi çoğaltmak, sür’atlendirmek ve bunları daha ziyâde ahlâka inkılâb ettirmek içindir. Bu sebeple akl-ı selîm sâhibi her mü’min, takvâ sâhibi sâlih kimselere muhabbet duyarak ve onlarla ünsiyet kurarak, bu güzel hâl in’ikâsını âzamî dereceye çıkarmaya gayret etmelidir.

Ne hikmettir ki, temiz ve güzel bir elbiseye çamur sıçramasından bîzâr olan akıl, şâyet vahyin nûruyla aydınlanmamışsa, günahlarla kararmış kalplerdeki çirkin huyların rûhunu istîlâsından, çoğu kez azıcık bir teessür bile duymaz. Çünkü nefsânî ve şeytanî telkinlerin bir çeşit mânevî narkozuna mâruz bulunduğundan, bu rûhî sıkıntıyı fark edemez. Bu sebeple gönül gözünü açmak ve ebedî kâr ile ziyânı iyi hesâb etmek îcâb eder. Zira müsbet tesirlerin yanısıra, menfî şekilde de gerçekleşebilen ve bir nevî “şahsiyet transferi” demek olan bu sirâyetler karşısında insan, tercihinde muhayyer bırakılmıştır. Ancak, Allah Teâlâ, bu tercihin doğru olanını da Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle haber vermiştir:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla berâber olun!..” (et-Tevbe, 119)

Dikkat edilecek olursa Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede kullarına, “Sâdık olun!” buyurmamış, takvânın muhâfazası için “sâdıklarla berâber olmayı” emretmiştir. Çünkü sâdık olma yolunda atılacak ilk adım, sâdıklarla berâber olmak, yâni onlarla muhabbetli bir ünsiyet içinde bulunmaktır. Sâdık olmak, bu durumun tabiî bir netîcesidir. Nitekim “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözü de, bu hakîkatin bir ifâdesidir.

Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri bu âyetin tefsiri hakkında buyururlar ki:

“Âyet-i kerîmede geçen «sâdıklarla beraber olunuz!» ifadesi, sâdıklarla devamlı olarak beraberliği ifâde eder. «Keynûnet=oluş» mutlak olarak zikredildiğinden, hakîkî ve hükmî iki tarafa da şâmildir. Hakîkî oluş, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla bulunmaktan ibâret olduğu gibi, hükmî oluş da, onları gıyâblarında tahayyül ve taklit etmekten ibârettir.”

Sâlih ve sâdıklarla berâberlik, nefsi uslandırmakta radyasyon gibi -görülmesi imkânsız, fakat netîcesi mutlak- bir müessirdir. Sâlih insanların muhîtinde bulunmak, onların hâl ve tavrını müşâhede etmek ve hattâ onların nûrânî çehrelerine bakmak bile bu kabildendir. Bundan dolayıdır ki mâneviyat büyüklerinin huzûrlarında bulunabilmek büyük bir nîmettir. Çünkü hâller, sirâyet eder. Nasıl ki gül bahçesinde bulunan insanın üzerine gül kokuları sinerse, sâlihler meclisi de ruhlardaki mânevî alışverişin pazarı gibidir. Zira muhabbet, iki gönül arasında bir cereyan hattıdır.

Mürşid huzûrunda iken gösterilen edep ve muhabbeti, onun gıyâbında da göstermeye ve onun ahlâkıyla ahlâklanmaya “fenâ fi’ş-şeyh” tabir edilir. Beşer idrâkinin mücerredi görmesi veya hissetmesi, onu bir eşyâya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta ve sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.

Râbıta ile mürşidin kalbindeki mânevî husûsiyetler sâlike intikal eder. Nasıl fizikî beraberlikte mürşid-i kâmilin yanında edeben ulvî duygular ile bulunulur ise, o hâli mânevî beraberlikte de, yâni gıyâblarında da devâm ettirmek, râbıtanın hakîkatine erişmektir. Çünkü her zaman Allah dostları ile fizikî beraberlik mümkün olmayabilir.

Esasen hâllerdeki sirâyet, muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü’min olabilmek için sâdık ve sâlihlerle beraber olmak, yâni onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen netîceyi hâsıl etmesi için şarttır.

Sâlik, mürşidine aşk ve muhabbetle bağlandığı anda, “aşk-ı mecâzî” başlamış olur. Çünkü kalp, Allâh’a mahsus bulunduğundan hakîkî mâşûk, Allah’tan gayrısı olamaz. Diğer sevilenler ve onlarla yaşanan hâller, bir saraya çıkışta merdiven basamakları mesâbesindedir. Bunlar, kalbin muhabbetullâha hazırlanması yönündeki alıştırmalar hükmündedir. Tâbir câizse “Leylâ”dan “Mevlâ”ya ulaşma gayretidir. Bu gayretlerde en feyyâz merhale, gerçek bir mürşid-i kâmile mülâkî olmak ve onunla ünsiyet ve muhabbetin mânevî heyecanını yaşamaktır. Bunun en verimli tezâhürü ise râbıtadır. Muhabbetin böyle sıradan ve basit alâkalarla kıyaslanamayacak derecede bir şiddete ulaşması, “râbıta”nın ta kendisidir.

Bâyezîd-i Bistâmî’ye mürâcaat eden bir derviş:

“–Beni Allâh’a yaklaştıracak bir amel tavsiye et.” deyince Bâyezîd -kuddise sirruh-, ona şu nasîhatte bulunmuştur:

“–Allâh’ın velî kullarını sev! Sev ki, onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allâh, o âriflerin kalplerine her gün 360 defâ nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar!..”

İşte bu sebeple tasavvufî terbiyede sâlikin mensub olduğu yere ve sâdıklara âit muhabbetini tâze ve zinde tutabilmesi maksadıyla “râbıta”, dâimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.

Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat meydana getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde “aynîleşme” istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar. Rûhî aynîleşme, âdeta fizikteki birleşik kaplar misâli gibidir.

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, hâllerdeki sirâyet husûsiyetini şöyle ifâde eder:

“Ashâb-ı Kehf’in köpeği sâdıklarla berâber olduğu için büyük bir şeref kazandı. Öyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’e ve târihe geçti. Lût Peygamber’in karısı ise fâsıklarla berâber olduğu için küfre dûçâr oldu.”

Yine Şeyh Sâdî, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet netîcesinde meydana gelen “aynîleşme”yi “Gülistan” adlı eserinde temsîlî bir şekilde şöyle hikâye eder:

“Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyiha yayılır. Adam kile sorar:

“–A mübârek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, anber misin?”

Kil ona cevâben şöyle der:

“–Ben misk de anber de değilim. Alelâde bir toprağım. Lâkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âittir.”

İşte bu misâldeki mânânın da işâret ettiği üzere, samîmiyet, teslîmiyet ve tevâzû ile, gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tâlibi oldukları güzelliğin akislerine bir tecellîgâh hâline gelirler. Tıpkı gökteki ayın, kendine âit bir ziyâsı olmamasına rağmen, güneşe dönük olan yüzünün aldığı nûr huzmelerini aksettirmek sûretiyle güneşin bir husûsiyetinden hisse alması gibi böyleleri de beşeriyetin zulümât ile kararmış gecelerine -âdeta- parlak birer kandil olurlar.

Cenâb-ı Hak’ta fânî olmuş bir mürşid-i kâmilin kalbi, esmâ-i ilâhiyyenin tecellîlerine mazhariyetle feyizlenmiştir. Bu itibarla mürşidin kalbi, âdeta ışık huzmelerini bir noktaya teksîf etmiş olan mercek gibidir. Bu tecellîlerin bereketiyle bütün menfîlikleri yakıp kül eder. Mürîd, râbıta ile bu bereketten istifâdeye çalışır. Kalpten nefsânî bencil duygular gider, onun yerine örnek şahsın hâlleri intikâl eder. Kalbi işgâl eden dünyevî her şey, kalbin dışına çıkarılarak lâyık olduğu mevkide tutulur.

Tasavvufî eğitimde kuru kuruya bir fiilî berâberlik makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse kapamazlar.

Öte yandan uzak diyarlardaki nice mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, muhabbet ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere, güzel hâllere, ilhamlara ve mânevî duyuşlara nâil olabilirler. Büyüklerin buyurduğu; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” sözü de esâsen bunu ifâde eder. Bu sebeple mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî berâberlik duygusunu yitirmemektir.

Mânen dirâyetli insanların, etrâfındakileri kendi hâliyle hâllendirme istîdâdı her ne kadar âzamî derecede olsa bile, bu tek başına yeterli değildir. Zira tasavvuftaki hâl intikâli, öyle bir mânevî akıştır ki, o akışın, sür’at ve tesirinden âzamî istifâdenin hâsıl olması, mürşid-i kâmilin dirâyeti kadar, müridin istîdâdına ve muhabbetinin seviyesine de bağlıdır. Onun içindir ki her mürîd -sırf mürîd olması sebebiyle- aynı merhaleye ulaşamaz.

Fark, müridden mürîde değişen istîdat ve kalbî muhabbetteki seviyeden doğar. Bir misâl ile söylemek gerekirse, bir kimsenin su almak gâyesiyle kabını, küçük bir göle ya da uçsuz bucaksız bir okyanusa daldırması arasında fark yoktur. Her iki hâlde de ancak kabının hacmi kadar su elde eder. Bu sebeple mürîdin de istîdatlı ve bu istîdâdını kullanma gayreti içinde olması îcâb eder.

Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

Çeşmelerden bardağın

Doldurmadan kor isen

Bin yıl anda durursa

Kendi dolası değil

Hâllerdeki sirâyet özelliği, müsbette olduğu gibi menfîde de geçerlidir. Nitekim Firavun’un Hâmân ve emsâli süflî adamları da onunla ihtilâtları sebebiyle zamanla Firavunlaşmışlardır.

Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:

“Kişi sevdiği ile berâberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Netice olarak şunu iyi anlamak gerekir ki râbıta, en kısa ve öz bir ifadeyle muhabbeti taze tutma hadisesidir. Daha öteye gitmek ve farklı mülâhazalarla herhangi bir beşere kudsiyet atfetmek, hatâdır, hududu aşmaktır ve -Allah muhafaza buyursun- şirke kapı aralamaktır. Çok kimselerin ayaklarının kaydığı nokta burasıdır. Râbıta edilen şahıs, yâni mürşid-i kâmil, Allah ile kul arasında üçüncü bir şahıs değildir. Çünkü İslâm’da ruhbanlık yoktur. Mürşid ancak, mürîdin kendisine örnek alması için ihsân edilmiş numûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Nasıl ki, seyahat esnâsında bindiğimiz bir araç, gâye değil vâsıta ise, bir mürşid-i kâmil de, mürîde kalbî eğitimi tâlîm edip onun iç dünyasını Allah Rasûlü’nün ahlâkı ile tezyîn eden bir Allah dostudur. Kudsiyyet, Allâh’a mahsustur. Her türlü güç ve kudret O’na aittir. Kul hangi mertebede olursa olsun, âcizdir ve Hakk’a muhtaçtır.

 VI. LETÂİFLER ve ZİKRULLAH

Tasavvufî terbiyede en önemli vasıtalardan birinin “zikrullah” olduğunu daha önce ifade etmiştik. Allah dostları, zikrin kalpte dâimî bir idrak hâlinde yaşanabilmesi ve insanın âdeta zikrin içinde kaybolup asıl mezkûr olan Cenâb-ı Hak’ta fânî olması için, tarih boyunca muhtelif usûl ve metotlar belirlemişlerdir. İşte bu metodlardan biri de insan vücudunun muhtelif bölgelerinde bazı letâifler (rûhânî merkezler) belirlemek sûretiyle zikr-i küllîye erişme yoludur.

Maddî vücûdumuzun hayâtiyetini devam ettirmesi için kalp, beyin, karaciğer, akciğer gibi birtakım cihazların sıhhatli çalışması ne kadar lüzumlu ise, mânevî dünyamızın uyanması ve hassasiyet kazanması bakımından da birtakım mânevî merkezlerin varlığı ve sıhhatli çalışması da son derece lüzumludur. İşte ehlullah hazarâtı, keşif ya da tecrübe yoluyla, vücutta bazı letâifler/rûhânî merkezler belirlemişlerdir. Bazı farklı değerlendirmeler var ise de genel kabul gören anlayışa göre bu letâifleri kısaca şöyle sıralayabiliriz:

Kalp: Sol göğsün iki parmak altında çam kozalağı şeklinde bulunan et parçasını mahal edinen, yani maddî kalbin derûnunda hissiyatımızın merkezini teşkil eden mânevî latîfedir.

Ruh: Sağ göğsün iki parmak altında bulunan mânevî latîfedir.

Sır: Sol göğsün iki parmak üstünde bulunan mânevî latîfedir.

Hafî: Sağ göğsün iki parmak üstünde bulunan mânevî latîfedir.

Ahfâ: Göğsün tam orta kısmında ve diğer dört letâifin ortasında yer alan mânevî latîfedir.

Nefs-i nâtıka: Alnın tam ortasında iki kaşın arasından yukarıya doğru dik bir çizgi hâlinde bulunan bir latîfedir.

Zikr-i sultânî/Zikr-i kül: Zikrin, vücûdun bütün zerrelerine kadar yayılmasıdır. Diğer bir ifadeyle yukarıda zikredilen latîfelerin zikre alışması gibi, vücûdun bütün zerrelerinin birer latîfe hâline gelerek Allâh’ı zikretmesi hâlidir.

Gönül terbiyecileri olan Hak dostları, bu letâiflerin asıllarının “halk âlemi”nden değil, mânevî kalp gibi “emir âlemi”nden bir sır olduğunu beyan etmişlerdir. Ehl-i mükâşefe için ayân olan bu hâlin, söz kalıpları içinde ifadesi zordur.

Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi için zikrin lüzumuna yakînen inanan mürşidler, zikrin hem cehrî (açıktan dille yapılanı) hem de hafî (gizli sessiz ve sözsüz yapılanı) olmak üzere iki şekilde icrâ edilebileceğini ifâde etmişlerdir.

Letâiflerde yapılan zikir, cehrî bir zikir olmayıp, hafî zikirdir. Âyet-i kerîmede zikrin bu çeşidine şöyle işâret edilir:

“Kendi öz benliğinde yalvararak, ürpererek ve sesi de yükseltmeden Rabbini sabah akşam zikret. Ve sakın gâfillerden olma!” (el-A’râf, 205)

Letâifler, ancak çok zikretmekle uyandırılabilir. Son dönemin büyük âriflerinden Mahmud Sâmi -kuddise sirruh- bu konuda şöyle buyurur:

“Zikr-i dâimî, kalbi yumuşatacak ve tasfiye edecek birinci şarttır. Çünkü Cenâb-ı Hak; “Ey mü’minler! Allâh’ı çok çok zikredin.” (el-Ahzâb, 41) buyurmuştur. Zira az yapılan zikir, kalbin yumuşamasına kâfî gelmez, kalp ancak çok zikirle yumuşar. Hiçbir şey buna mânî olmamalıdır. İnsanın mükerrem oluşu, zikr-i dâimî ile tecellî eder, beden bununla nurlanır, temizlenir.”[6]

Sâhibü’l-vefâ Mûsâ Topbaş -kuddise sirruh- da, zikrullâhın mânevî terbiyedeki ehemmiyeti hususunda şu tespitlerde bulunur:

“Zikir, mühim bir aşk ve îmân ölçüsüdür. Seven sevdiğini çok zikreder, ara vermeden gece gündüz, her saatte, her anda zikreder, anmadan yapamaz. Zikrullâha vâsıl olan her şeye kavuşmuştur. Zikrullâhtan mahrum olan da her şeyi kaybetmiştir. Zikrullâh kalbin nuru, rûhun huzuru, gönlün cilâsı, aklın ölçüsüdür. Zikre devam edenin kalbi mâmur, fiil ve ahlâkı güzel, rûhu sevinçli olur.

Bir kalbe aşk-ı ilâhî girerse, o gönülde Allah zikrinden başka hiçbir şey kalmaz, hepsi yok olur. Evvelce geçirilen büyük mecâzî aşklar bile.

Kalbi zikirle meşgul etmeli, zikirle uyandırmaya, çalıştırmaya gayret etmelidir. İyi çalışıldığı takdirde zikir bütün letâiflere dağılır, nefse, sonra cesede.”[7]

İnsan, bedeni itibâriyle türâbîdir, yani toprağa mensuptur ve neticede toprak olacaktır. Ruh itibâriyle ise Rabbânîdir ve ruh ölümsüzdür. Yeniden dirilişin gerçekleşeceği kıyâmet gününde, bu rûha yeni bir beden giydirilecektir. Bu bedenin keyfiyeti, dünyada iken rûhun kazandığı mânevî seviyeye göre nûrânî ya da zulmânî bir şekilde tezâhür edecektir. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler de kararır. Yüzleri kararanlara; «Îmânınızdan sonra küfrettiniz ha? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azâbı tadın.» (denecektir). Yüzleri ağaranlara gelince, (onlar) Allâh’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Âl-i İmrân, 106-107)

Letâiflerin ve hattâ bütün mânevî dünyamızın şu âlemde nurlanması, kıyamette yüz aklığının en müessir vesîlesi olacaktır. Bu itibarla ölmeden önce nûrâniyete bürünme adına tam bir mücâhedeye sarılmak zarûrîdir. 

VII. NEFY Ü İSBÂT

Zikrin diğer bir çeşidi daha vardır ki, özellikle Nakşibendî büyüklerinin uygulayageldiği “Nefy ü isbât” diye adlandırılan “kelime-i tevhid” zikridir.

Bu zikirle hedeflenen; mâsivâyı, yani gönlü Allah’tan uzaklaştıran her şeyi yok etmek (nefy) ve kulluğumuzu yalnız Allâh’a tahsis etmektir (ispat). Her türlü fikir, amel ve davranışımızda O’nun rızâsını en yüce talep hâline getirmektir. Maksad ve gayeyi teke indirip, tüm varlığı ancak O’nunla var olabilen izâfî bir varlık görüp, en büyük ve yegâne hakikatin Allah olduğunun idrâkine varmaktır.

Murâkabelere zemin teşkil etmesi bakımından, zikrin bu çeşidi üzerinde de hassasiyetle durulmuştur. Zira tam bir teksifle icrâ edilen bu zikir, gönülden lüzumsuz havâtırı temizlemek için tecrübelere istinâd eden husûsî bir metottur.

VIII. MURÂKABELER

Murâkabe, kelime anlamı itibâriyle “gözetlemek” demektir. Kulun her zaman ve mekânda Allâh’ı unutmaması, O’nun vahdâniyetini, rubûbiyetini yakînî bir şekilde hissedip, Cenâb-ı Hak’la beraber olduğu şuurunu kalbinde dâimî bir idrâk hâline getirmesi ve nihâyet O’nun muhabbetinde fânî olup O’nunla bâkî olma hâlidir.

Murâkabe duygusuna nâil olmak için, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi ile gönlümüzde onun zemînini hazırlamamız ve; “İç âlemini temizleyen kurtuluşa erdi.” (eş-Şems, 9) âyetinin muhtevâsına girmemiz zarûrîdir. Bunun için dikkat edilecek hususların en mühimleri şunlardır:

-Helâl gıdâ husûsunda titizlik göstermek,

-Kul ve mahlûkat hakkına riâyet etmek,

-Seher vakitlerini ihyâ etmek,

-Huşû, tâzim li-emrillâh, yâni Allâh’ın emir ve nehiylerine vecd içinde riâyet etmek,

-İctimâî hizmetlere koşmak,

-İnfakta bulunmak, yani malı Allah için ve gönül hazzıyla verebilmek,

-Sâlihlerle beraber olmak,

-Kur’ân’la duygulanmak ve Kur’ân’a hizmet etmek,

-Zikri, kalp mahfazasına yerleştirmek,

-Gıybet, bencillik, israf, yalan, haset, ihtiras, riyâ, hubb-i riyâset ve koğuculuk gibi kötü ahlâktan kaçınmak,

-Tefekkür-i mevt, yâni ölümü düşünüp son nefese kadar bütün nefesleri uyanık olarak alıp vermenin gayreti içinde olabilmek.

***

Tasavvufî terbiyede kulda murâkabe hâlinin tahakkuku için ehlullah hazarâtı, şu âyetler üzerinde muayyen usûllerle tefekkür edilmesini tavsiye etmişlerdir:

  1. Ehadiyyet Murâkabesi (Murâkabe-i ehadiyyet)

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ﴿1﴾ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ﴿2﴾ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ﴿3﴾ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ ﴿4﴾

“De ki: O Allah, (eşsiz ve benzersiz) bir tek (ilâh)tır. Yine O Allah, sameddir (bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O hiçbir şeye muhtaç değildir). Doğurmamış ve doğmamıştır (ne anne-baba olmuştur, ne de çocuk olmuştur). Ve (aslâ hiçbir zaman ve mekânda) hiçbir şey O’na denk değildir.” (el-İhlâs, 1-4)

  1. Maiyyet Murâkabesi (Murâkabe-i maiyyet)

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)

  1. Akrabiyyet Murâkabesi (Murâkabe-i akrabiyyet)

وَنَحْنُ أَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)

  1. Muhabbet Murâkabesi (Murâkabe-i muhabbet)

يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ

“…Allah onları sever, onlar da O’nu severler.” (el-Mâide, 54)

***

Mânevî eğitimde evrâd ve ezkâr bakımından murâkabe seviyesine erişen sâlikler, hâl bakımından da terakkî etmiş olmalıdırlar. Unutmamak gerekir ki, kişinin mânevî ve ahlâkî hâli nerede ise mânevî dersi de oradadır. Mânevî hâli gösteren ölçüler de çoğu zaman amel ve davranışlarımızdır. Yani davranışlarımız, ahlâk ve karakterimiz, mânevî kalbimizin grafiğini ortaya koyar.

Dersimiz zâhiren murâkabede olabilir; fakat biz ne kadar bu murâkabenin içerisindeyiz? Yani murâkabenin lâfız kalıpları içinde mi kalıyoruz; yoksa hakîkaten mânânın muhtevâsında mıyız? Sâlik, bu ve benzeri sorularla sürekli kendini muhâsebe etmesini bilmelidir.

Meselâ murâkabe-i ehâdiyyet nedir?

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ

O, zât-ı ulûhiyyeti, azamet ve celâli, eşsiz ve emsalsiz esmâ ve sıfatlarıyla bir tek ilâhtır. İbâdete lâyık olan yalnız O’dur. Kulluğumuz sadece O’nadır. Varlığı bir başkasının varlığına ihtiyaç hissetmeyen “vâcibü’l-vücûd” O’dur. O’nun yanında hiçbir şeyin hakîkî varlığından söz etmek mümkün değildir. Diğer varlıkların hepsi, ancak O’nunla var olduğundan, hakîkatte yok hükmündedirler. Bu sebepledir ki, kul terakkî ettikçe “hiçlik” duygusu kendisine hâkim olmalıdır.

اَللّٰهُ الصَّمَدُ

“Allah Sameddir.” Yani her şey O’na muhtaçtır, fakat O, bütün yarattıklarından müstağnîdir. Zerrelerden kürrelere kadar hemen her şey, hem var olmak, hem de varlığını sürdürmek için her an O’na muhtaçtır. Kavlî ve fiilî duaların yegâne mercii O’dur.

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ

“Doğurmamış ve doğmamıştır.” Yani hiçbir kimsenin babası veya annesi olmadığı gibi, anne-babaya sahip bir çocuk da olmamıştır. Bu bakımdan hristiyanların Meryem vâlidemize ve Îsâ -aleyhisselâm-’a ilâhlık nisbet etmeleri, Allâh’a karşı işlenmiş en büyük cürümlerden biridir. Bu ifade, aynı zamanda Allah Teâlâ’nın sonradan yaratılan hiçbir varlığa aslâ benzemediğine (muhâlefetün li’l-havâdis) de dikkat çekmektedir. Yani O, beşerî mülâhazaların tamamen dışında, müteâl ve idrâk ötesi Yüce bir İlâh’tır. Diğer bir ifadeyle O’nun Zât’ı, beşerin zihninde ve hayal âleminde tasavvur ettiği hemen her düşünceden berîdir, münezzehtir.

وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

“Ve O’na hiçbir şey denk olmadı.” Ne zâtında, ne sıfatında ve ne de fiilinde, O’nun hiçbir benzeri, dengi ve eşi ezelden beri aslâ var olmadı ve ebediyete kadar da aslâ olmayacaktır.

Bu murâkabede bulunan sâlik, İhlâs Sûresi’nin bu ve daha nice engin mânâları içinde derin bir tefekküre dalmalı, bütün varlığı ve hattâ kendini bile O Yüce Vâcibü’l-Vücûd karşısında yokluk ve hiçlik deryasında eritip, her şeyde O “Bir”i müşâhede etmenin eşşiz hazzını tadabilmelidir. Hâli bu murâkabenin hakikatine eren kişi, ilâhî azamet, kudret ve vahdâniyeti artık her şeyde müşâhede etmeye ve “fenâ fillâh” esintilerini hissetmeye başlar.

***

Murâkabe-i maiyyet ve akrabiyyetin esası, “ihsân” duygusudur. “İhsân” ise Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ifadesiyle:

“Allâh’ı görüyormuşçasına bir kulluk sergilemektir. Zira sen O’nu göremesen de O seni dâimâ görmektedir.” (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân, 37)

Bu beyân-ı nebevîden yola çıkarak denilebilir ki maiyyet ve akrabiyyet murâkabesi, her zaman ve mekânda ilâhî müşâhede altında olduğumuzun, kalpte şuur ve idrâk hâline gelmesidir. Maiyyet murâkabesinde Cenâb-ı Hakk’ın kuluyla her zaman ve mekânda beraberliği hissedilir. Bu murâkabenin bir ileri derecesi olan akrabiyyet murâkabesinde ise, Cenâb-ı Hakk’ın, insan idrâkinin de ötesinde, kişinin kendisine kendisinden bile daha yakın olduğu duygusuna teksif olunur. Öyle bir yakınlık ki, kişinin kalbiyle kendisi arasına giren Yüce Rabbin, kulunun niyetlerini ve gönlünden geçen her şeyi, kulundan daha iyi bildiği şuuruna erilir. Ancak bu şuur içinde olan has kullar, ibâdet, muâmelât, hissiyat, velhâsıl ömürlerini kuşatan bütün davranışlarına îtinâ ederler. Her nefes:

“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16) âyetinin muhtevâsı içinde yaşarlar.

Bu hâl, günahlara karşı sağlam bir zırh gibidir. Zira insan, kendini ilâhî huzurda bilmekteyken ve kalbi; “Yâ Rabbî!” diyerek Hak ile berâberken nasıl günah işleyebilir?

Bu itibarla bütün mesele, Cenâb-ı Hakk’ın murâkabesi altında olduğumuzu bilerek yaşayabilmektir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…Nerede olursanız olun, O sizinle berâberdir…” (el-Hadîd, 4)

Her an zikrullâh ve murâkabe şuuru içinde bulunmanın lüzûmunu ifâde eden şu hadîs-i şerîf de câlib-i dikkattir:

“Allâh’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allâh’ı unutarak yapılan çok konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olandır.” (Tirmizî, Zühd, 62)

Bir gün ashâb-ı kiramdan biri:

“–Kişinin nefsini tezkiye etmesi ne demektir, ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sordu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Nerede olursa olsun Allâh’ın kendisiyle beraber olduğunu bilmesidir.” buyurdu. (Taberânî, Sağîr, I, 334/555; Beyhakî, Şuab, III, 187)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Nerede olursa olsun, Allah Teâlâ’nın yanında olduğunu bilmesi, kişinin îmânının üstünlüğünden kaynaklanır.” (Beyhakî, Şuab, I, 470)

Bu hakîkat ışığında ihsân ve murâkabe bahsinde bize düşen; Allâh’ın her an üzerimizde vâkî olan müşâhedesini idrâk ettikten sonra, hâllerimizi, ihsân hâlinin en büyük âbidesi olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüce hâllerine göre istikâmetlendirmektir. O’nun sabrı nasıldı, bizimki nasıl? O’nun cömertliği, vefâsı nasıldı, bizimki nasıl? O’nun namazı, orucu, haccı, zekâtı, kelime-i şehâdeti nasıldı, bizimki nasıl? O’nun Hak yolunda hizmet ve azmi, adâlet ve insâfı nasıldı, bizimki nasıl? Hâsılı bütün bir hayatımızı kuşatan ahlâk ve davranışlarımızı böylece muhâsebe etmeliyiz. Çünkü yegâne fiilî kıstas, üsve-i hasene, yâni kıyâmete kadar beşeriyete en güzel örnek O’dur. O ki, iki cihanda şâhidimiz ve şefaatçimizdir.

Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı.

Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahisle:

“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harâma, helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..

Bunların ardından, şunlar şunlar da sorulacak!..” diye uzun uzun birçok husus saydı.

Vâizi dinleyen Şiblî Hazretleri, yumuşak bir ifadeyle şöyle seslendi:

“–Ey vâiz efendi! Suâllerin en mühimlerinden birini unuttun! Allah Teâlâ kısaca şunu soracak:

«Ey kulum! Ben seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminle beraberdin?!»”

İşte Hakk’a kullukta bütün mesele, bu şuur, idrak ve iz’âna ve böyle bir kalbî kıvama sahip olabilmektir!.. Niyetlerimiz O’na mâlûm. Unutmamak gerekir ki, ilâhî hesapta niyetlerimize göre de mîzân edileceğiz.

Cenâb-ı Hak her an ve her yerde bizimle beraberdir. Mühim olan bizim de her an ve her yerde O’nunla beraber olabilmemizdir. Mâiyyet murâkabeleri, gönlümüzü titretmeli, teslîmiyet ve rızâ burçlarına yükseltebilmelidir. Cüz’î irâdemizin, Hakk’ın küllî irâdesi karşısında teslîmiyet ve rızâ hâlleri içinde âdeta eriyip yok olmasıdır.

Rivâyete göre on dokuzuncu asrın meşhur mutasavvıflarından Şeyh Muhammed Nûru’l-Arabî’nin, “beşerî irâde”yi, yani cüz’î irâdeyi inkâr ettiği yolunda bir dedikodu yayılır. Bunu duyan Sultan Abdülmecid Han, Hazret-i Pîr’in huzur derslerine çağrılmasını ve orada kendisine bu meselenin sorulmasını irâde buyurur. Ferman yerine getirilerek Şeyh huzur dersine dâvet edilir. Orada kendisine meselenin keyfiyeti suâl olunduğunda Hazret şöyle cevap verir:

“Ben umûmî mânâda irâde-i cüz’iyye yoktur deyip onu inkâr etmedim. Ancak bir kısım insanlar için onun âdeta yok hükmünde olduğunu söyledim. Çünkü evliyâullâhın büyükleri, dâimâ huzûr-i ilâhîde olduklarının idrâki içinde yaşadıkları için, irâde-i cüz’iyyelerinde de tezâhür imkânı yok denilecek kadar azdır. Bu sebeple her hâlükârda kendi irâdelerine değil, mülkünde bulundukları Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine tâbî olarak hareket ederler. Aksi hâlde, edebe mugâyir davranmış ve kusur işlemiş olurlar.

Meselâ bizler şimdi pâdişâhın huzûrundayız. «Gel» denilir geliriz; «git» denilir gideriz. İrâdemizi, bizi kuşatan pâdişâh irâdesine rağmen isteğimize göre kullanmamız mümkün değildir. Oysa bir de dışarıdaki gâfillere ve diğer mahlûkâta bakın; gâyet serbest ve irâdelerinde hürdürler.”

İhsân duygusu, kalpte sâbitleşerek amellere yansımalı ki, vuslata mecrâ olsun. Yoksa murâkabe hâlini veya ihsân duygusunu yalnız dil ile ifâde etmek, gönle bir şey kazandırmaz.

***

Murâkabe-i muhabbet ise Hak dostluğunun tahkik safhasıdır. Kul, her hâl ve hareketinde takvâya riâyet ettikçe, gönül âleminde mârifetullah güneşi parlamaya başlar. Mârifetullah arttıkça da ilâhî muhabbet gönle hâkim olur. Zira Hak Teâlâ’nın kemâl ve cemâline mârifet; hayranlık ve meclûbiyet duygularını harekete geçirir.

Esâsen muhabbetin menşei, isimlerinden biri de “el-Vedûd” olan Yüce Rabbimiz’dir. “el-Vedûd” ism-i şerîfi, “çok seven ve çok sevilen” mânâsındadır. Kul, öncelikle O’nun sevgisine mazhar olabilecek güzelliklerle kendini tezyin etmeye sa’y ü gayret etmelidir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu sevgiye mazhar olacak kimseler muhtelif âyetlerde şöyle beyan edilir:

“Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allâh’ı severler; mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda çalışır, gayret gösterirler, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allâh’ın bir lûtfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (el-Mâide, 54)

(Ey Nebiyy-i Ekrem!) De ki: Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün! Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân, 31)

“Allah muhsinleri (dürüstleri, güzel davrananları, ihsan ve ikram ehlini) sever.” (el-Bakara, 195)

“Şüphesiz ki Allah, çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever!” (el-Bakara, 222)

“Allah sabredenleri sever.” (Âl-i İmrân, 146)

“Muhakkak ki Allah, kendine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân, 159)

“Allah, âdil davrananları sever.” (el-Hucurât, 9)

“Muhakkak ki Allah, müttakîleri sever.” (et-Tevbe, 4)

“Allah, kendi yolunda bünyân-ı marsûs (parçaları kurşunla kenetlenerek yekpâre hâle gelmiş sağlam bir bina) gibi saf bağlayarak çarpışanları (cihad edenleri) sever. (es-Saff, 4)

Allah Teâlâ bir kudsî hadiste de şöyle buyurmuştur:

“Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle yaklaşmış olmaz. Nâfilelerle de durmadan Bana yaklaşmaya devam eder. Tâ ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den bir şey talep ederse istediğini mutlaka ona veririm. Herhangi bir şeyden korumamı isterse de onu muhakkak ondan korurum.” (Buhârî, Rikāk, 38; İbn-i Mâce, Fiten, 16)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olabilecek kulların kimler olacağını şöyle beyan eder:

“Allah, takvâ sâhibi, gönlü zengin ve kendisini ibâdete vererek şan ve şöhretten uzak duran ve nefsinin ıslâhı ile meşgul olan kulunu sever.” (Müslim, Zühd, 11)

“Allah Teâlâ, «Rafîktır», her işte rıfkla muâmele etmeyi sever. Huşû içinde, hüzünlü ve merhametli olan, insanlara hayrı öğretip Allâh’a itaat etmeye çağıran her kalbi de sever. Katı, lâubâlî, boş ve rûhunun tekrar kendisine dönüp dönmeyeceğini bilemediği hâlde bütün gece boyunca uyuyan ve Allâh’ı çok az zikreden her kalbe de buğz eder.” (Deylemî, Müsned, I, 158)

“Allah Teâlâ, gençliğini Allâh’ın tâatinde geçiren genci sever.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

“Allah Teâlâ, kulunu helâl peşinde koşmaktan yorulmuş vaziyette görmeyi sever.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

“Allah, bakıma muhtaç ehl ü ıyâl sahibi olup dilencilik ve haram kazançtan kaçınan fakir mü’min kulunu sever.” (İbn-i Mâce, Zühd, 5)

“Allah -azze ve celle- bir iş yaptığında sağlam ve güzel yapan kişiyi sever.” (Deylemî, Müsned, I, 157)

Kul, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini celbedecek güzel vasıflarla hâllendikçe, Hak Teâlâ’nın kuluna olan muhabbeti artar. Bu muhabbet, kulda da muhabbet-i ilâhiyyenin doğmasına vesîle olur. Yani önce Allah kulunu sever ve sonra da kulda Allah muhabbeti coşmaya başlar. Bu sevgi öyle engin bir hâl alır ki, artık o kul, Allah adına -müseccel Allah düşmanları hâriç- hemen her bir varlıkla dost olur. Bu durum Allah dostluğunun tabiî bir sonucudur.

Böyleleri nûrânî bir câzibe merkezi hâline geldiklerinden, diğer insanlar da irâdî veya gayr-i irâdî olarak onları sevmeye başlarlar. Zira Hak Teâlâ, böyle sâlih kullarını sevdiği gibi, onları istîdatları nisbetinde diğer kullarına da sevdirir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُدًّا

“Îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, Rahmân olan Allah, onlar için bir meveddet (bir sevgi) verecek (onları gönüllere sevdirecek)tir.” (Meryem, 96)

Fâhr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ bir kulu sevdiğinde Cebrâil’i çağırır ve:

«–Ben falan kulumu seviyorum, sen de sev!» buyurur.

Cebrâil de onu sever ve semâ ehline nidâ eder:

«–Allah, falanı seviyor, siz de seviniz!»

Semâ ehli de onu severler. Sonra onun sevgisi yeryüzündekilere de verilir, herkes ona muhabbet gösterir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6)

Muhabbetullah, kulun kalbinde her sevginin üstünde olmalıdır. Hattâ mü’min, Allâh’ın kendisine lutfettiği bütün nimetlere yönelik gönlünde oluşan sevgi ve ilgisini, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmak ve O’nun muhabbet ve rızâsına erişmek için bir vesîle hâline getirmelidir. Meselâ mal kazanma hırsını ve sevgisini, Allah rızâsı uğrunda daha fazla infâk edebilme niyetine; çocuklarına olan sevgisini, Allah yolunda sâlih ve sâdık güzel bir kul olmalarına; makam, îtibar ve şöhretini, Allah için daha fazla hizmet etme fırsatına dönüştürmeye çalışmalıdır.

Esasen muhabbet, seven ve sevilen arasındaki müşterek vasıflardan kaynaklanır. Kulda ilâhî esmâ ve sıfatlar tecellî ettikçe, muhabbet-i ilâhiyye de o nisbette ziyâdeleşir. Ve nihayet tasavvuf büyüklerinin “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma” diye ifâde ettikleri hâl tahakkuk eder. Muhabbet murâkabesinin sıhhat ve hakikati de, ancak bu âlâmet ve işâretlerle bilinebilir. Meselâ:

er-Rahmân: Merhamet eden ve bütün mahlûkâtına nimetlerini ihsân eden demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de en çok zikredilen esmâ-i ilâhiyyedendir. Allâh’ın bu ismi kulda tecellî ederse, o kul, merhamet ve şefkat kanatlarını canlı-cansız bütün varlıkları içine alacak şekilde açar. Merhamet ve şefkatini yalnız kendisine ve yakınlarına değil; bütün mahlûkâta şâmil olacak şekilde sergilemeye başlar.

el-Mü’min: Gönüllerde îman ışığı parlatan, kendine sığınanlara eman veren, koruyan, rahatlatan, güven veren, vaadine güvenilen mânâsına gelir. Bu isim kulda tecellî edince, hem îman gönle tam olarak yerleşir, hem de “emin/güvenilir” bir şahsiyet ve karakter ortaya çıkar. Elinden ve dilinden başkaları emin olur. Emânete hıyânet etmez.

el-Bârî: Yarattığı her şeyi herhangi bir örneği olmaksızın sağlam bir nizam üzere yaratan, onları olgunlaştırarak âzâ ve cihazlarını birbirine uygun ve kusursuz bir şekilde oluşturan demektir. Kulda bu isim tecellî edince, kâinatta cereyan eden ilâhî azamet ve kudret akışlarını müşâhede etme hâli ortaya çıkar. Yaptığı her şeyi adâletle, hakkâniyetle ve sağlam bir şekilde yerine getirme hassasiyeti ve azmi oluşur.

el-Musavvir: Her mahlûku, ezelî hikmetinin gereği, muhtelif şekillerde yaratan, her birine husûsî bir sûret veren demektir. Bu isimden nasip alan kullar, kudret-i ilâhiyyenin tecellîleri olarak; doğan güneşe, ışık huzmelerinin gurûbda resmettiği rengârenk tablolara, hayrete gark olmuş bir sûrette bakarlar. Onlar, bir yılana bile bu gözle nazar ettiklerinden, başkalarının duyduğu ürküntü yerine, bu hayvanın derisindeki hârelere, ayakları bulunmamasına rağmen hareketlerindeki sür’at ve cevvâliyete meftûn olurlar. Aynı toprak terkibinden çıkan gül ve dikene, acı ve tatlıya, rengârenk çiçek ve meyvelere ibret ve hikmet penceresinden nazar ederler.

Mâlike’l-mülk: Bütün mülkün, kâinâtın yegâne sahibi, bütün varlık âleminin tek hâkimi demektir. Bu ismin tecellîsine mazhar olan kulda, mal ve mülkün emânet olduğu şuuru yerleşir. Malı ve mülkü nasıl kullanacağının bilgi ve hikmetine erişir. İsraf ve cimrilik gibi mala ait mezmum hasletlerden arınır. İnfak, îsar ve fedakârlık gibi güzel hasletlerle müzeyyen hâle gelir. Nimete şükür ve nimet verene tâzim duygusu ziyadeleşir.

er-Rezzâk: Yarattığı bütün mahlûkâtın maddî ve mânevî bütün rızıklarını ihsan eden demektir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Nice canlı vardır ki, rızkını (yanında) taşıyamıyor. Onlara da size de rızık veren Allah’tır. O, her şeyi işitir ve bilir.” (el-Ankebut, 60)

“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allâh’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)dır.” (Hûd, 6)

Bu isimden nasip alan kul, rızkın değil, Rezzâk’ın peşinden koşar. Her nimette O’nu hatırlar. Kâinatta her an kurulan milyonlarca sofranın sahibinin cömertliğine ve keremine hayrân olur. Rızkını elde ederken, haram ve şüphelilere asla el uzatmaz. Rızkına vesîle olduğu kimselere karşı da, minnet ve başa kakma gibi nezâketsizliklerde bulunmaz.

el-Adl: Çok âdil olan, aslâ zulmetmeyen anlamındadır. Adâlet, her şeyin hakkını vermek demektir. Bu isimden nasip alan kul, zulmün her çeşidinden sakınır. Kendi aleyhine de olsa, yakınlarının aleyhine de olsa asla adâletten geri durmaz. Hakkın tevziinde, Cenâb-ı Hakk’ın âdil bir memuru olmayı, her şeye tercih eder. Onun nazarında gözetilecek en büyük hak, Hakk’ın âlî hatırıdır. Bu vasfıyla o, yeryüzünde Allâh’ın şâhididir.

el-Gafûr: Kullarının günahlarını affederek örten, suçlarından ve hatâlarından vazgeçip bağışlayan, mağfireti çok olan demektir. Bu ismin kendisinde tecellî ettiği kimse, hem duâ ve amelleriyle dâimî bir şekilde istiğfâra yönelir, hem de şahsına yönelik işlenen suç ve kabahatlere karşı bağışlayıcı olur. Kin tutmak ve düşmanlık beslemektense, bağışlamanın ve hattâ bazen görmezden gelmenin büyük bir fazilet olduğunun şuurunda olur.

el-Afüv: Affı çok olan, kullarının günahlarını temizleyip silen anlamındadır. Bu ismin tecellîsine mazhar olan kul da, hem günahlarının çokluğuna bakıp dâimâ affını ister, hem de ümitsizliğin her çeşidinden kendini uzak tutar. Diğer taraftan da kendisini affeden Yüce Rabbinin kullarına karşı son derece affedici olur. Affede affede affedilmeye liyâkat kazanılacağının idrâkine varır. Kötülüğe kötülükle karşılık vermektense, af ve müsâmaha ile davranmanın yüksek bir fazilet olduğunun şuuruna erer. Zira bilir ki, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisine yirmi küsur sene en ağır zulmü revâ görenlere karşı bile afla muâmele etmiştir. Öyleyse O’nun ümmeti olarak bu büyük sıfattan nasip almanın gereğine inanır. Hallâc-ı Mansur’un kendisini taşlayanlar hakkında; “Yâ Rabbi! Bunlar bilmiyorlar, benden evvel Sen bu kullarını affet!” duâsındaki engin şefkatten ve affedicilikten ibret alır.

es-Sabûr: Çok sabırlı olan, günahkâr kullarını cezalandırmakta acele etmeyen demektir. Bu isimden nasip alan kişi de sabır ve sebat gibi muvaffakıyetin önemli bir anahtarına sahip olur. Hak ve hakikati yaşama ve yaşatma azminde gevşeme olmaz. İbâdetlerin îfâsında, haramların câzibesine karşı koymakta ve başa gelen her çeşit musibet ve hadiselere karşı Hakk’a teslimiyet ve rızâda bu sabır nimetinden en güzel şekilde istifade eder.

el-Kerîm: Lutuf ve ihsânı bol olan ve her türlü fazîleti kendisinde cemeden demektir. Bu ismin tecellisine mazhar olan kul, cimriliğin her çeşidinden kurtulur ve Allâh’ın kendisine lutfettiği nimetleri Allâh’ın diğer kullarıyla kolayca paylaşabilecek bir ruh kıvamına erişir. Şahsiyetine halel getirecek her çeşit rezâilden kendini korur. Hak katında mükerremliğin takvâ ile olduğu şuuruna vararak, bu yolda mesafe katetmenin derdine düşer.

el-Vedûd: Çok seven ve çok sevilen anlamındadır. Bu ismin tecellîsinden nasip alan kimse de hem Allah adına herkesi ve her şeyi sever, hem de herkes ve her şey tarafından sevilmeye başlar. Ancak inkâr edenleri ve Hakk’ın gazabını hak edenleri ne sever ve ne de onlar tarafından sevilmeyi arzular.

***

Bu dünyada gönlü Allah ile olan bir mü’min; ömrünü nefsâniyetin hoyratlığında ziyan etmez; sefahat ve rezâletlerde bozulmaz; lüzumsuz mâcerâlar peşinde koşmaz; abeslere, bâtıllara, azgınlıklara dalmaz, boş sevdâlara aldanmaz; câhiller kendisine sataştığında onlarla muhâtap olmaz; dedikodularla ömür defterini lekelemez; Cenâb-ı Hak ile dostluk gayreti içinde yaşar. Hayatın med-cezirleri karşısında hamd, rızâ, teslîmiyet ve şükür göstereceği yerde, nankörlük, şikâyet, îtiraz ve nâdanlık gösteren bir gönül, murâkabe hassâsiyetini kaybetmiş demektir.

Hayatlarında Allah ile olanlar, son nefeslerinde de bu nîmete mazhar olurlar. İşte murâkabe de, bu irfân ufkunda yaşamaktır. Fânî dünyanın gel-geç sevdâlarını ve nefsânî câzibelerini bertaraf ederek, kalbi, ona en lâyık olana, yani Hâlık’ına tahsis edebilmektir. Zira Allah ile meşgul olmayan bir kalbi, mâsivâ işgâl eder.

Kalp âlemi murâkabenin hakikatine yaklaştıkça, tüm kâinât Hakk’ın âyetleri olarak müşâhede edilmeye ve gerçek bir okuma ile okunmaya başlar. İşte o zaman;

اِقْرَأْ بِسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) âyetiyle amel etmek mümkün olur. Artık her şeyin O’nun esmâsının bir terkibi ve tecellîsi olduğu, gönüllere ayân olur. Kâinat, Kur’an ve insanda tecellî eden esmâ-i ilâhiyye, büyük bir vecd, istiğrak ve hayranlık içinde yaşanan keşiflerle açılmaya başlar ve nihâyet kul, Rabbü’l-Âlemîn’in azamet ve kibriyâsı karşısında acziyet ve hiçliğinin farkına varır.

NETİCE

Tasavvufî seyr u sülûk, kāl/söz değil, hâldir. Allah dostlarının ahlâk ve hâllerinden nasip alabilmektir. Lafızda takılıp kalanlar ve işi fesahat ve belâğat dolu sözlerden ibâret sayanlar, aldanmışlardır. Yine güzel hâlleri değil de keşif ve kerâmete ermeyi kendilerine hedef olarak belirleyen kimseler de şeytan ve nefislerinin hilelerine yenik düşmüş kimselerdir. Hâlbuki en büyük kerâmet, istikâmettir. Zira Cenâb-ı Hak Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nunla beraber Hakk’a yönelenlere hitâben:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Sen’inle beraber tevbe edenler de (dosdoğru olsunlar!). Haddi de aşmayın!” (Hûd 112) buyurmuştur.         

İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine kerâmeti değil, dâimâ istikâmeti düstûr edinerek o yüce makamlara erişebilmişlerdir. Onlar, kerâmet sâyesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sâhip olduklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne mârifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmekte değil, Hakk’ın rızâsına râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikâmet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesîle ile ifâde etmişler ve bunu hâl ve davranışlarıyla da ortaya koymuşlardır.

Bâyezîd-i Bistâmî -kuddise sirruh- şöyle der:

“Havada bağdaş kurup oturabilen birini görürseniz, o şahsın ilâhî emir ve nehiy hudutlarını koruduğunu, Sünnet’e tâbî olduğunu ve Hakk’ın hukûkuna riâyet ettiğini görmedikçe, bunun bir kerâmet olduğuna inanmayınız.”

Hak dostları, gösterişten berî bulundukları için çok mecbur kalmadıkça kerâmet izhâr etmezler. İnsanlara, örnek alınabilecek beşerî ahlâk mükemmellikleriyle görünürler.

Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin, talebelerinden birine kerâmetle ilgili yaptığı şu vasiyet, çok câlib-i dikkattir:

“İlim, hâl ve irfan seviyenin yüksekliğine aldanma! Bel’am bin Bâûrâ’nın Levh-i Mahfûz’a bakıp onu okuyacak makâma geldikten sonra başına neler geldiğini hatırla!”

Onun ibretli hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:

“…Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A’râf, 176)

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri:

“İstikâmet ve gayret, sayısız keşif ve kerâmetten efdaldir. Ayrıca bilinmelidir ki keşif ve kerâmet, dînin emirlerine riâyeti artırmaya vesîle olmuyorsa, belâ ve fitneden başka bir şey değildir.” der.

Muhammed Es’ad Efendi -rahmetullâhi aleyh-’in, bilhassa önde gidenlere, istikâmetin ehemmiyetini beyan sadedindeki îkazları şöyledir:

“Âlim olsun, şeyh olsun, başında istikâmet sarığı bulunmayan herkes, sonunda zevâl bulup gider.

Eğer sırtın istikâmet yükü altında iki kat olmamışsa, arzu okun hiç Allâh’a yakınlık hedefine isâbet eder mi?”

İstikâmet husûsunda, kerâmet ehli Hak dostlarının bile yürekleri endişe içinde titrerken, bizim bu hususta ne kadar hassâsiyet göstermemiz îcâb ettiğini bir teemmül edelim.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin mânevî evlatlarına yazdığı mektuplarında geçen şu ifadeler, hepimiz için ne güzel bir ibret vesikasıdır:

“Halk nice zayıf kimselere acıyarak bakarken, onlar bu dünyadan son nefes selâmetiyle gitmişlerdir. Maalesef birçok ilim, amel, haseb, neseb ve kemâl sâhipleri, zamanın mürşidleri iken, gaflete dûçâr olarak îmansız ölmüşlerdir. Bu işte esas olan son nefes olunca, kendini beğenmeye çalışmak, gurur ve kibre düşmek, büyük bir bedbahtlıktır!

…Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, annem beni doğurduktan bugüne kadar, Allah katında makbûl ve mûteber olup hesâbı sorulmayacak bir tek hayır işlediğime inanmıyorum. (Lâkin Rabbimin rahmetine sığınıyorum.) Eğer kendi nefsini bütün hayır işlerinde iflâs etmiş olarak görmüyorsan, bu, cehâletin en son noktasıdır…

…Son nefeste lâzım olacak şeyle meşgul olmanızı, sünnet-i seniyyeye uygun amel işlemenizi, fânî dünyanın aldatıcı güzelliklerine iltifat etmemenizi, (kendini kasdederek) bu fakir kulu da tevfîk ve hüsn-i hâtime (yâni Allâh’ın istediği gibi yaşayıp îmanla güzel bir şekilde ölebilme) duâsından unutmamanızı dilerim.”

Selef-i sâlihînin bu örnek ahlâkı da gösteriyor ki, seyr u sülûkte derslerin bitmesi diye bir şey söz konusu değildir. Zira takvâda nihayet yoktur. Allah Rasûlü’nün; «Rabbim! Sen’i hakkıyla tanıyamadım, Sana hakkıyla kul olamadım.» yakarışları son nefesine kadar devam ettiğine göre, hangi kulun mânevî kemâlâtı tamam olabilir? Peygamberlerin ve onların müjdelediği kimselerin dışında, kimseye teminat verilmemiştir. Herkes son nefesini îmanla vermenin derdine düşmek durumundadır.

Bu itibarla; “Seyr u sülûküm tamam oldu.” diyenler, kendilerini yarı yolda bırakan kimselerdir. Bu mânâyı Hazret-i Mevlânâ şöyle ifade eder:

“Ey birader! Harîm-i ilâhî, nihâyetsiz bir dergâhtır. O dergâhta her nereye vâsıl olursan oyalanma, Allah rızâsı için ileri git.

Hangi makamda olursa olsun, kendisini sofraya vâsıl olmamış ve nîmet-i kurbiyyete ermemiş bilen kimsedeki yüksek himmetin ben kölesiyim.”

***

Mânevî eğitimde kalp, tasfiye edile edile, beşerî ve tasavvufî temrinlere ilâveten Allâh’ın lutf u keremiyle, yolun nihâyetinde öyle bir hâle gelir ki, sâhibini sûreten insan bırakmakla berâber, sîreten âdeta melekiyet derecesine yükseltir. Bu durumda olanlardan bâzıları, fezâdaki sonsuz yıldızlardan herhangi biri gibi, kendi âlemlerinde ve dışa karşı tam bir mechûliyet içinde yaşarlar. Böyleleri bilinemez.

Bunlardan diğer bâzıları ise uhdelerine verilmiş olan ictimâî vazîfeler dolayısıyla -belli ölçüde- bilinirler ve kendi zamanlarından geleceğe doğru bir hidâyet meş’alesi olarak, beşerî hayatta memuriyetlerini devâm ettirmek üzere bekâ sırrından nasip alırlar. Hâdiselerin arkasında bulunan sebepler zincirindeki nihâî sebebi, yâni murâd-ı ilâhîyi kavrarlar. Bundan dolayı hikmete vukûfiyetin huzur ve sükûnu içinde yaşarlar. Telâş ve endişe gibi birçok beşerî zaaftan masûndurlar/korunmuşlardır.

Onlar için artık “abes” yoktur. “Yaratılmışı hoş gör Yaratan’dan ötürü.” ölçüsüyle başlayan mânevî terakkîde, hikmete îtibâr ile âlemin kâffesini ibret, muhabbet ve hayret hisleriyle dolu olarak seyre başlarlar.

Bu Hak dostları, mahlûkâta muhabbet ve hikmet nazarıyla baktıklarından, vahşî hayvanların tasallutundan bile sâlimdirler. Çünkü muhabbet, muhâtabını itaatkâr kılma husûsunda, zamânımızda keşfedilmiş radyasyon gibi gözlerin göremediği bir tesir icrâ eder. Diğer insanlardaki kâinât hârikalarını alelâde görme hâli, onlarda bulunmaz. Gerçekten sıradan bir insan, bir ressamın tabiatı taklîd ederek vücûda getirdiği tabloları takdirle temâşâ ederken, kâinât ve onun Hâlık’ı karşısında aynı takdir hissini duyamaz. Bütün hârikaları “ef’âl-i âdiye / sıradan işler” olarak telâkkî eder.

Musaffâ/arınmış bir kalp sâhibi olan Hak dostları ise, ressamın sırf nâmını devâm ettirmek için vücûda getirdiği bu tablolar yerine, asıl sanatkâr ve O’nun eserleri karşısında hayret ve heyecan duyan bir kalp ile yaşarlar. Kudret-i ilâhiyyenin tabiatta vücûda getirdiği sonsuz hârikalardaki ilâhî sanatın zevkine ererler. Sermâyesi aynı toprak olan bitkilerin rengârenk yaprak ve çiçeklerine, bunlardaki menevişlere, ağaçların renk, koku, lezzet ve şekilde sonsuz farklılık arz eden meyvelerine, ancak bir iki haftalık ömrü olduğu hâlde, kelebeğin kanatlarındaki hârika desenlere, insanın yaratılışındaki hârikulâdeliğe nazar ederler ve gözün görmesi, aklın idrâk etmesi gibi sonsuz ilâhî hârikalar ve bunların “lisân-ı hâl” denilen sırlı beyanlarına dikkat eder, kulak kabartırlar.

Böyleleri için bütün bir kâinât, artık okunmaya müheyyâ/hazır bir kitap gibidir. Bunlar, satırdaki ilimleri aşmışlar, sadırdaki ilme ulaşmışlardır. Tıpkı bir zamanlar Selçuklu Medresesi’nde kitaplarına gömülmüş kendi hâlinde bir müderris iken, gönlü aşkla dolu Şems adlı meczup bir dervişin irşad nazarlarıyla kıvılcım alıp, aşk ateşiyle yanmaya başlayan Mevlânâ gibi. O Mevlânâ ki, bu sûretle aşk iklîmine yeniden doğduktan sonra, zâhirî ilme âit kitaplar gözünden düşmüş, artık kâinâtın esrar ve nakışlarını okumaya başlamıştır. Ancak bundan sonradır ki, insan, kâinât ve Kur’ân’daki sır ve hikmetleri fâş eden bir feryadnâme olan Mesnevî adlı şâheser vücut bulabilmiştir.

İşte bu gibi hâllerle mütehallî olabilmek, ancak mü’minin, kalbindeki aşk istîdat ve iktidârını inkişâf ettirdiği nisbette mümkündür.

Böyle kalpler, artık tecellîgâh-ı ilâhî olmak yönünden âdeta zirveleşmiştir. Hakikati gösteren birer pusula olmuşlardır. Molla Câmî, bu derecede musaffâ/arınmış bir kalbin değerini -muhtemelen onun husûlünde beşerî irâde bulunduğu için- tekrîm ederek:

“Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Azer’est

Dil, nazargâh-ı Celîl-i Ekber’est”

Yâni, “Kâbe, Âzeroğlu Halil İbrahim tarafından yapılmıştır. Gönül ise, yüce ve büyük Allâh’ın nazargâhıdır.” buyurmuştur.

Sûfîlere âit menâkıb kitaplarında gönlün Kâbe’ye teşbîhine sıkça rastlanır. Bu keyfiyet, zübde-i kâinât / kâinâtın özü olan insandaki kalbin, kâinât içinde Kâbe’nin mevkiine benzemesinden dolayıdır. Gerçekten her ikisi de tecelligâh-ı ilâhî olmak yönünden merkezî bir durumdadır. İlâhî tecellîyâtın birer temerküz noktalarıdır. Bu menkıbelerde bâzan gönlün Kâbe’ye tercih olunan bir üslûb ile takdîmi, kısmen âşıkâne bir coşkunluk ve kısmen de gönlü bu hâle getirmenin ehemmiyetini anlatmak ve bu husustaki gayretlere rağbet ettirmek içindir.

Gönlü tecellîgâh-ı ilâhî hâline gelenler hakkında İbn-i Ömer v’nın Kâbe-i Muazzama’ya hitâben söylediği şu sözler çok câlib-i dikkattir:

“Sen ne büyüksün (Ey Kâbe!). Senin şânın ne yücedir! Fakat gerçek bir mü’minin Allah katındaki şerefi senden de üstündür.” (Tirmizî, Birr, 85)

Kalp, îmânın mahallidir. Kâmil bir mü’min kalbinin Kâbe’den yüce olduğu, İbn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ-’nın bu ifâdesinden de anlaşılmaktadır.

Nitekim Hazret-i Mevlânâ, -âdetâ bu hakîkati te’yîd sadedinde- şöyle buyurmuştur:

“Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe’sini tavâf et! Topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin asıl mânâsı gönüldür.

Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavaf etmeyi, mâsiyetten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.

Şunu iyi bil ki sen, Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevap, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez.”

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri ise bu yüceliğin şartını şöyle ifâde eder:

“Gönül, ancak mâsivâdan arınmış, mârifetullâh tâliplerine Kâbe olur.”

Bu hususta İsmâil Hakkı Bursevî de şöyle der:

“Kalbe giren kimse Kâbe’ye giren kimseden daha üstündür. Bu sebeptendir ki sâlih kullara ve Allah dostlarına; «Bizi de gönlünüzden çıkarmayınız.» derler ve böylece istimdâd-ı feyz ve taleb-i himmet ederler.”

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, insanın bir “küçük kâinât” olduğu gerçeğini şöyle ifâde eder:

“İnsan, âlemin küçültülmüş bir hülâsasıdır. Binâenaleyh âlemde var olan her şeyin bir numûnesi de insanda mevcuttur.”

Kalp ve onun mânevî varlığının adı olan gönül, insanın saâdet ve selâmetini teminde bu kadar ehemmiyetli olduğu içindir ki, başkası tarafından incitilmesi bütün tasavvuf erbâbınca çok ağır bir cürüm sayılmıştır. Nitekim Hazret-i Mevlânâ gönül incitenleri şöyle îkâz eder:

“Senin bir saman çöpü kadar değer vermediğin yıkık gönül, Arş’tan da üstündür, Kürsî’den de, Levh’ten de, Kalem’den de!.. Hor bile olsa gönlü hakîr tutma! O, horluğuyla gene de üstünler üstünüdür. Yıkık gönül, Allâh’ın nazar ettiği varlıktır. Onu yapan can ne mübârektir. Kırılmış, iki yüz parça olmuş gönlü tâmir etmek, Allah katında birçok hayır hasenâttan daha yeğdir… Sus! Her kılında ikiyüz dil olsa da söylesen, gönül, yine de anlatılamaz.”

Kalp terbiyesinde mesâfe kat etme -diğer bütün faâliyetlerde olduğu gibi- beşerî gayretlere Allâh’ın nusret, lutuf ve keremlerinin inzimâm etmesiyledir. Zira beşerî gayret ve amel-i sâlihler, mânevî bir zemin teşkîl etmekle berâber ilâhî lutuf ve yardımlara birer vesîle mesâbesindedir. Bu itibarla kul, bu yola girdiği takdirde Allâh’ın lutuf ve keremine ümid bağlamalıdır. O ilâhî lutuflar kendisini -az veya çok- mutlakâ bir yere getireceği cihetle her hâlükârda kazanç muhakkaktır. Elverir ki Cenâb-ı Hakk’ın kuluna lutuf ve ikramda bulunmak için beklediği gayretler -imkân nisbetinde- ortaya konulabilsin.

Eskiler; “Bir şeyin tamâmı elde edilemiyorsa, elde edilebilen kısmından da vazgeçmek gerekmez.” derlerdi. Kalp terbiyesinde de böyle düşünmeli ve elden gelenin gerçekleştirilmesinde ihmâlkârlık gösterilmemelidir.

Tasavvufta yaygın bir darb-ı mesel vardır: “Baba himmet! Evlâd gayret!” derler. Yâni üstâdından himmet (duâ ve teveccüh) bekleyen biri, az çok bir gayret sâhibi olmalıdır. Lutuf ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hakk’ın kalp terbiyesi husûsunda da bir kuldan beklediği; “Nefsini bilen Rabbini tanır.” hakîkatinin muktezâsınca, ilâhî azamet önündeki acziyet ve “hîç”liğini idrâk ederek samîmî ve hâlisâne gayretlerde bulunmaktan ibârettir. Zira bu nefs mücâhedesinde gayret kuldan, tevfîk ise Allah’tandır.

Muhakkak ki Cenâb-ı Hakk’ın bir kuldan soracağı hesap da, onun üzerinde gerçekleşmiş olan ilâhî lutuflar nisbetindedir. Mühim olan, bir kulun nâil olduğu nîmetler nisbetinde hakka ve hayra istikâmetlenmesidir.

Yâ Rab! Bizlere gönül aynamızda hakîkat parıltılarını, iki cihânın sır ve hikmetlerini seyrettirerek, gözlerimizi ve gönüllerimizi öyle nurlandır ki öbür âlemde cemâlinle müşerref olalım!

Âmîn!

Dipnotlar:

[1]     Takvâ: Allâh’a karşı mes’ûliyet duygusu içinde, ilâhî emir ve yasakları titizlikle uygulamak sûretiyle kalbin korunmasıdır. Diğer bir ifadeyle nefsin suflî arzularının bertaraf edilmesi ve rûhânî istîdatların inkişâf ettirilmesidir.

      Tezkiye lügatte, temizlemek, arındırmak mânâlarının yanısıra, artırmak, geliştirmek, bereketlendirmek ve feyizlendirmek anlamını da ihtivâ eder. Bu mânâ çerçevesinde tezkiye, esâsen mânevî eğitimin bütün seyrini ifâde eder. Nefsi tezkiye; öncelikle onu küfür, cehâlet, kötü hisler, yanlış îtikadlar, fenâ ahlâklardan temizlemektir. Yâni şer-i şerîfe aykırı her türlü îtikâdî, ahlâkî ve amelî yanlışlıklardan arındırmaktır. Onu temizleyip kötülüklerden koruduktan sonra da, îmân, ilim, irfan, hikmet, hayırlı duygular, güzel huylar gibi takvâ hasletleriyle terbiye ve tezyîn ederek, onu rûhâniyetle doldurmaktır.

      Zühd: Mâsivânın, yani Allah Y’dan başka her şeyin kalpte ehemmiyetini kaybetmesidir.

      İhsan: Mü’minin, kendisini ilâhî müşâhedenin altında hissedip davranışlarını o minvâl üzere devâm ettirmesidir. Hadîs-i şerifte: “İhsan, Allâh’ı görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Zira sen onu görmüyor olsan da O, seni mutlaka görüyor.” (Buhârî, Îmân, 37; Müslim, İmân, 1) buyurulmuştur. Yâni ihsan; rûhun, Allah Teâlâ’nın müşâhedesini, devamlı bir idrâk hâline getirmesidir.

[2].   Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165.

[3]     Envâru’t-Tenzîl, IV, 111.

[4]     Aynî, Umdetü’l-Kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Beyrut, İdâretü’t-Tıbâati’l-Münîriyye, ts, I, 61; XXIV, 128.

[5]     Hadîs-i şerîfin tamamı için bkz. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252, hadis no: 5838.

[6]     Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, Bayram Sohbetleri, Erkam Yayınları, İstanbul 2005, sh. 44-45.

[7]     Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri-I, Erkam Yayınları, İstanbul 2004, sh. 66.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana Hak Yolculuğu

CEVAP VER

Lütfen yorum girin
Adınızı belirtiniz